blog başına bir türlü oturulamayınca yazacak çok ama çok şey birikiyor. bunlardan biri de dergi koleksiyonu maceram. uzun zamandır hakkında yazasım vardı, bugüne kısmetmiş.
bilenler bilir, öteden beri wired dergisini takip ederim. bu takip ilk zamanlarda bütçesizlikten daha çok üniversite kütüphanesindekileri didiklemekten ibaret olsa da, sonrasında gerekli akçeyi ayırıp abone olabildim. birkaç ay doğrudan conde nast üzerinden, sonrasında da "postadan kaynaklanan nedenler"den dolayı dergiler 1-2 ay geç gelmeye başlayınca türkiye'deki dağıtıcı olan dünya'dan -"dünya süper dağıtım" deyince komik oluyor- aldım dergileri. derginin en önemli özelliği, her ne kadar ilk yarısı daha çok yeni ürün tanıtımları ile dolu olsa da diğer yarısının yer yer çok ilginç, bilgi teknolojilerini alelade bir bilgisayar dergisi gibi yeni oyuncak/moda/tarz kısırlığına düşmeden, yeniliklerin ve gelişmelerin sosyal etkilerini de vermeye çalışarak, olanı değil olacağı görme çabasında olan yazılardan (makale?) ve köşelerden oluşması. böylesi yazılar saklanmayı, biriktirilmeyi hak eder diye düşündüm ve önceki sayıları nereden bulabilirim diye araştırmalara koyuldum. ilk önce kadıköy'deki sahafları taradım ama özellikle yabancı dergilerin geçmiş sayıları hemen dağıtımcıları tarafından toplatıldığı için hiçbir şey bulamadım. avrupa yakasında da sonuç aynıydı; kadıköy'deki çeşitliliğin küsuratı bile yok buradaki sahaflarda. istanbul'da yok, başka yerlere de bakmaya niyetim yok. muharebeyi kaybettik, kaybettik de harbi de mi kaybettik? hayır! hemen bir internet cephesi açıp ebay'den taramaya başladım. taramamla beraber o zamanlar indiana üniversitesi'nde görevli bir öğretim görevlisinin kendi dergilerini (yüze yakın sayıda!) 50 dolara satışa çıkardığını gördüm ve hiç tereddütsüz aldım. o an benden mutlusu yok tabii, başıma gelecekleri bilmiyorum henüz.
dergilerin sahibinin doğrudan türkiye'ye göndermesi mümkün olmadığından dhl'in easyshop hizmetinden faydalanıp dhl'in amerika'daki bir deposuna gönderttim. 3 koca koliden bahsettiğimizden en az dergiler kadar tutan kargo ücretini de üstlenmek gerekti. en yavaş gönderi yöntemiyle gönderttiğimden de 1 ay kadar sonra dergiler depoya ulaştı. ulaşmasının akabinde bunca zamandır yurt dışından gönderi alan birinin yapmaması gereken bir hatayı yaptım ve 3 koliyi de tek gönderi olarak türkiye'ye yönlendirdim. hata bunun neresinde diye sorabilirsiniz, zira malın tutarı 50 dolar ve bu haliyle gümrüksüz teslim alınabilir. ne var ki gönderilerle ilgili bir de 30 kg sınırı varmış. bundan tabi dhl'den "gönderiniz gümrüğe takıldı" diye arandığımda haberim oldu. konşimentodaki malın toplam ağırlığı 68 kilo, hatanın çapı da yaklaşık amerika-türkiye arası gönderi maliyeti kadar gümrük bedeli. ne kadar olduğunu sormayın, evlat acısına yakın bir tutardı. bu tutara ait kkdf adlı ödentiyi 1 saatlik bir cebelleşmeden sonra -müşteri temsilcisine gidilir, zat-ı şahaneleri kkdf nedir bilmez, gişeye yönlendirir, gişe görevlisi başından savar, başka bir müşteri temsilcisine gidilir, o da "böyle bir şey duymuştum, eski şubemde yapıyorduk bunlardan" der ve eski şubesini arayıp yarım saatlik sonuçsuz bir geyiğe başlar, ben banka çalışanı olarak "şube ekranlarının kullanım kılavuzu var, oradan baksan?" derim, teflon yüzeyli görevli duymaz ya da duymazdan gelir, sonrasında kılavuza beraber bakmamızın akabinde bu işlem için "KKDF" adlı bir ekranın bulunduğu keşfedilir ve işlem 2 dakikada yapılır, "yoldan geçen müşterinin işi zor" denerek şubeden çıkılır- iş bankası istanbul merkez şubesine, kalan kısmını da teslimatta okmeydanı dhl'e ödedim, kolileri güç bela bir taksiye yükleyip iş kule'ye yollandım. onca dergiyi bir de 10. kattaki ofise, girişteki posta ofisinden el arabası ödünç alıp, arabayla dergileri güvenlik kontrolüne kadar getirip, arabadan indirip bir de güvenlikte x-ray'den geçirdikten sonra tekrar arabaya yükleyip asansörlere, sonrasında da ofise kadar kaktırmak suretiyle getirdim. ağustos, takım elbiseliyim ve sular içerisindeyim, perişanlığın sözlük tanımıyım. ofise girdiğimdeki halimi aynada görsem korkardım sanırım.
dergilerin gelişinin belki de tek güzel kısmı zamanlamaydı. artık bizim bölümün kartal'a taşınacağı da belli olduğundan taşınana kadar dergiler bir ay kadar öylece masamın altında durdular. taşınma esnasında isim ve masa numarasını kolilerin üzerine yapıştırdım ve diğer eşyalarımla beraber kartal siemens kampusuna taşındılar. oradan peyderpey eve taşıyarak dergilere kavuştum. halen ilk yıllardan eksiklerim var ama ciddi bir koleksiyon oldu, mesela wired'ın 1993'te çıkan ilk sayısı elimde mevcut. ara ara bu dergilerden kayda değer bulduğum metinleri paylaşmayı planlıyorum. içinde bulunduğumuz zaman aralığını ilgilendiren projeksiyonları olan, tutanları kehanet, tutmayanları şapşallık örneği olan çok güzel yazılar var. pek yakında burada!
Showing posts with label dergi. Show all posts
Showing posts with label dergi. Show all posts
Wednesday, September 14, 2011
Friday, September 24, 2010
eylül 2010: gelecek program
- temmuz 2010 tatil macerası
- wired dergilerimin gelme serüveni
- eylül 2010 istanbul'dan kaçış: "the vacation that never comes"
yakında egiblog'da!
Wednesday, July 14, 2010
ondokuzmartikibinondanberi - 2
-ya da nisansonumayısbaşıbilinmezbirnoktayadeğin-
kısa keseceğim. kesemediysem, en azından denedim.
nisan başında dükkandan irice bir grup oluşturup erikli yaylası'na trekking yapmaya gittik. daha önce -ki yaklaşık 15 yıl kadar önce oluyor bu- geldiğimden beri çok ve ne yazık ki kötü yönde değişmiş erikli yaylası. bir yerlere su getirmek için olmadık yerlere borular, künkler döşemişler, dere kenarının önemli bir bölümüne kayalar yığıp etrafı darmaduman etmişler. her neyse, çok da hazırlık yapmadan gittim; ne bileyim, trekking ayakkabısı yerine prehistorik nubuk hush puppies'lerim vardı ayağımda. epeyce yürüyüp sonrasında hafif bir tırmanışla şelaleye (şelale!) ulaştık. sonra tatlı bir inişle günün ilk yarısı tamamlandı. yemek ve dinlenme molası; sucuk ekmek, hemen ardından folyoda eritilmiş koska helva + nutellaya muz bandırmaca. bir yerlere tırmanacağımız, tırmanmayacaksak da epey zorlanacağımız belli. mola sonuna doğru yağmurun başlaması da günün geri kalanının nasıl geçeği konusunda şüpheye yer bırakmadı; vıcık vıcık ve zorlu. keçi yolundan farksız güzergah, yağmurdan dolayı devamlı kayan zemin, iki bacağıma da sırayla kramp girmesi ve bütün o çamurdan kurtulduktan sonra teşvikiye köyü'ne doğru devam eden ve en azından o an hiç bitmeyecekmiş gibi gelen düzlük. o kadar masraf edip su geçirmez trekking botu alanların hayal kırıklığı, benimse tek kuru kalan yerimin ayaklarım olması. uzun zamandan sonra böyle bir değişiklik iyi geldi diyebilirim. 50 kilo kadar verdikten sonra tekrarlamak lazım.
23 nisan tatilinde ise wired dergisinin -sevilir, tavsiye edilir- eski sayılarını bulma hevesiyle kadıköy'deydim. sahaflık müessesesi anadolu yakasında ölmüş durumda efendim, ben bugün bunu gördüm. sadece eski kitap, lütfederlerse de birkaç eski dergi bulunabiliyor kadıköy "sahaf"larında. bu eski dergilerin tamamı da türkçe. yabancı dergilerin geçmiş sayıları (back issue) ise dağıtım şirketleri tarafından hemen toplatıldığı için bulunamıyormuş. hafif bir moral bozukluğuyla karşıya geçmeye karar verdim. beşiktaş iskelesinin önünde 1. ordu bandosunun konserine (önce marşlar, sonra klasikler, sonra eller havaya- tipik türk düğünündeki playlist'e yakın bir şeydi) takıldım biraz, sonrasında ver elini vapur. hava da bir güzel, bir güzel... vapurun kıç tarafına kurulmamla telefonumun çalması bir oldu. arayan, en az 3 senedir görüş(e)mediğim, inanç'tan, bizim tertipten can barışcan, nam-ı diğer cancan. iştir, güçtür, yapılandır, yapılmak istenendir, ..., her şeyden konuştuk. 3 yıllık arayı 6 saatte kapattık. çaktırmayayım, bir sürü proje adayı fikir çıktı. dergiler mi? dergilerin 134 tanesini -ki bulmaya çalıştıklarım 150-160 küsur taneydi- ebay'den buldum. halen tamamına erememiş olan geliş hikayeleri ayrı bir yazı konusu...
kısa keseceğim. kesemediysem, en azından denedim.
nisan başında dükkandan irice bir grup oluşturup erikli yaylası'na trekking yapmaya gittik. daha önce -ki yaklaşık 15 yıl kadar önce oluyor bu- geldiğimden beri çok ve ne yazık ki kötü yönde değişmiş erikli yaylası. bir yerlere su getirmek için olmadık yerlere borular, künkler döşemişler, dere kenarının önemli bir bölümüne kayalar yığıp etrafı darmaduman etmişler. her neyse, çok da hazırlık yapmadan gittim; ne bileyim, trekking ayakkabısı yerine prehistorik nubuk hush puppies'lerim vardı ayağımda. epeyce yürüyüp sonrasında hafif bir tırmanışla şelaleye (şelale!) ulaştık. sonra tatlı bir inişle günün ilk yarısı tamamlandı. yemek ve dinlenme molası; sucuk ekmek, hemen ardından folyoda eritilmiş koska helva + nutellaya muz bandırmaca. bir yerlere tırmanacağımız, tırmanmayacaksak da epey zorlanacağımız belli. mola sonuna doğru yağmurun başlaması da günün geri kalanının nasıl geçeği konusunda şüpheye yer bırakmadı; vıcık vıcık ve zorlu. keçi yolundan farksız güzergah, yağmurdan dolayı devamlı kayan zemin, iki bacağıma da sırayla kramp girmesi ve bütün o çamurdan kurtulduktan sonra teşvikiye köyü'ne doğru devam eden ve en azından o an hiç bitmeyecekmiş gibi gelen düzlük. o kadar masraf edip su geçirmez trekking botu alanların hayal kırıklığı, benimse tek kuru kalan yerimin ayaklarım olması. uzun zamandan sonra böyle bir değişiklik iyi geldi diyebilirim. 50 kilo kadar verdikten sonra tekrarlamak lazım.
23 nisan tatilinde ise wired dergisinin -sevilir, tavsiye edilir- eski sayılarını bulma hevesiyle kadıköy'deydim. sahaflık müessesesi anadolu yakasında ölmüş durumda efendim, ben bugün bunu gördüm. sadece eski kitap, lütfederlerse de birkaç eski dergi bulunabiliyor kadıköy "sahaf"larında. bu eski dergilerin tamamı da türkçe. yabancı dergilerin geçmiş sayıları (back issue) ise dağıtım şirketleri tarafından hemen toplatıldığı için bulunamıyormuş. hafif bir moral bozukluğuyla karşıya geçmeye karar verdim. beşiktaş iskelesinin önünde 1. ordu bandosunun konserine (önce marşlar, sonra klasikler, sonra eller havaya- tipik türk düğünündeki playlist'e yakın bir şeydi) takıldım biraz, sonrasında ver elini vapur. hava da bir güzel, bir güzel... vapurun kıç tarafına kurulmamla telefonumun çalması bir oldu. arayan, en az 3 senedir görüş(e)mediğim, inanç'tan, bizim tertipten can barışcan, nam-ı diğer cancan. iştir, güçtür, yapılandır, yapılmak istenendir, ..., her şeyden konuştuk. 3 yıllık arayı 6 saatte kapattık. çaktırmayayım, bir sürü proje adayı fikir çıktı. dergiler mi? dergilerin 134 tanesini -ki bulmaya çalıştıklarım 150-160 küsur taneydi- ebay'den buldum. halen tamamına erememiş olan geliş hikayeleri ayrı bir yazı konusu...
Subscribe to:
Posts (Atom)