Showing posts with label değil. Show all posts
Showing posts with label değil. Show all posts

Wednesday, September 14, 2011

geçen yıl bu zamanlar

blog başına bir türlü oturulamayınca yazacak çok ama çok şey birikiyor. bunlardan biri de dergi koleksiyonu maceram. uzun zamandır hakkında yazasım vardı, bugüne kısmetmiş.

bilenler bilir, öteden beri wired dergisini takip ederim. bu takip ilk zamanlarda bütçesizlikten daha çok üniversite kütüphanesindekileri didiklemekten ibaret olsa da, sonrasında gerekli akçeyi ayırıp abone olabildim. birkaç ay doğrudan conde nast üzerinden, sonrasında da "postadan kaynaklanan nedenler"den dolayı dergiler 1-2 ay geç gelmeye başlayınca türkiye'deki dağıtıcı olan dünya'dan -"dünya süper dağıtım" deyince komik oluyor- aldım dergileri. derginin en önemli özelliği, her ne kadar ilk yarısı daha çok yeni ürün tanıtımları ile dolu olsa da diğer yarısının yer yer çok ilginç, bilgi teknolojilerini alelade bir bilgisayar dergisi gibi yeni oyuncak/moda/tarz kısırlığına düşmeden, yeniliklerin ve gelişmelerin sosyal etkilerini de vermeye çalışarak, olanı değil olacağı görme çabasında olan yazılardan (makale?) ve köşelerden oluşması. böylesi yazılar saklanmayı, biriktirilmeyi hak eder diye düşündüm ve önceki sayıları nereden bulabilirim diye araştırmalara koyuldum. ilk önce kadıköy'deki sahafları taradım ama özellikle yabancı dergilerin geçmiş sayıları hemen dağıtımcıları tarafından toplatıldığı için hiçbir şey bulamadım. avrupa yakasında da sonuç aynıydı; kadıköy'deki çeşitliliğin küsuratı bile yok buradaki sahaflarda. istanbul'da yok, başka yerlere de bakmaya niyetim yok. muharebeyi kaybettik, kaybettik de harbi de mi kaybettik? hayır! hemen bir internet cephesi açıp ebay'den taramaya başladım. taramamla beraber o zamanlar indiana üniversitesi'nde görevli bir öğretim görevlisinin kendi dergilerini (yüze yakın sayıda!) 50 dolara satışa çıkardığını gördüm ve hiç tereddütsüz aldım. o an benden mutlusu yok tabii, başıma gelecekleri bilmiyorum henüz.

dergilerin sahibinin doğrudan türkiye'ye göndermesi mümkün olmadığından dhl'in easyshop hizmetinden faydalanıp dhl'in amerika'daki bir deposuna gönderttim. 3 koca koliden bahsettiğimizden en az dergiler kadar tutan kargo ücretini de üstlenmek gerekti. en yavaş gönderi yöntemiyle gönderttiğimden de 1 ay kadar sonra dergiler depoya ulaştı. ulaşmasının akabinde bunca zamandır yurt dışından gönderi alan birinin yapmaması gereken bir hatayı yaptım ve 3 koliyi de tek gönderi olarak türkiye'ye yönlendirdim. hata bunun neresinde diye sorabilirsiniz, zira malın tutarı 50 dolar ve bu haliyle gümrüksüz teslim alınabilir. ne var ki gönderilerle ilgili bir de 30 kg sınırı varmış. bundan tabi dhl'den "gönderiniz gümrüğe takıldı" diye arandığımda haberim oldu. konşimentodaki malın toplam ağırlığı 68 kilo, hatanın çapı da yaklaşık amerika-türkiye arası gönderi maliyeti kadar gümrük bedeli. ne kadar olduğunu sormayın, evlat acısına yakın bir tutardı. bu tutara ait kkdf adlı ödentiyi 1 saatlik bir cebelleşmeden sonra -müşteri temsilcisine gidilir, zat-ı şahaneleri kkdf nedir bilmez, gişeye yönlendirir, gişe görevlisi başından savar, başka bir müşteri temsilcisine gidilir, o da "böyle bir şey duymuştum, eski şubemde yapıyorduk bunlardan" der ve eski şubesini arayıp yarım saatlik sonuçsuz bir geyiğe başlar, ben banka çalışanı olarak "şube ekranlarının kullanım kılavuzu var, oradan baksan?" derim, teflon yüzeyli görevli duymaz ya da duymazdan gelir, sonrasında kılavuza beraber bakmamızın akabinde bu işlem için "KKDF" adlı bir ekranın bulunduğu keşfedilir ve işlem 2 dakikada yapılır, "yoldan geçen müşterinin işi zor" denerek şubeden çıkılır-  iş bankası istanbul merkez şubesine, kalan kısmını da teslimatta okmeydanı dhl'e ödedim, kolileri güç bela bir taksiye yükleyip iş kule'ye yollandım. onca dergiyi bir de 10. kattaki ofise, girişteki posta ofisinden el arabası ödünç alıp, arabayla dergileri güvenlik kontrolüne kadar getirip, arabadan indirip bir de güvenlikte x-ray'den geçirdikten sonra tekrar arabaya yükleyip asansörlere, sonrasında da ofise kadar kaktırmak suretiyle getirdim. ağustos, takım elbiseliyim ve sular içerisindeyim, perişanlığın sözlük tanımıyım. ofise girdiğimdeki halimi aynada görsem korkardım sanırım.

dergilerin gelişinin belki de tek güzel kısmı zamanlamaydı. artık bizim bölümün kartal'a taşınacağı da belli olduğundan taşınana kadar dergiler bir ay kadar öylece masamın altında durdular. taşınma esnasında isim ve masa numarasını kolilerin üzerine yapıştırdım ve diğer eşyalarımla beraber kartal siemens kampusuna taşındılar. oradan peyderpey eve taşıyarak dergilere kavuştum. halen ilk yıllardan eksiklerim var ama ciddi bir koleksiyon oldu, mesela wired'ın 1993'te çıkan ilk sayısı elimde mevcut. ara ara bu dergilerden kayda değer bulduğum metinleri paylaşmayı planlıyorum. içinde bulunduğumuz zaman aralığını ilgilendiren projeksiyonları olan, tutanları kehanet, tutmayanları şapşallık örneği olan çok güzel yazılar var. pek yakında burada!

Thursday, June 16, 2011

system halted

twitter beni çok bozdu.

okuma alışkanlıklarım değişti mesela; uzun metinlere gereken sabrı eskisi kadar gösteremiyorum. yazma hevesimi 140 karakter içinde kafesliyorum. sanırım sadece dükkan içi yazışmalarda ve yalnızca öyle olması gerektiği için daha uzun yazıyorum. yapmayı tasarladığım şeylerin peşinden gitmekten, nokta atışı ya da tamamen keyfekeder okumalar yapmaktan, arada durup kendimi dinlemektense gündemden geri kalma korkusuna yenik düşüyorum.

bir sorun var.

farkındayım, gidereceğim. aha buraya yazıyorum, daha da yazacağım.

Monday, March 21, 2011

ben bugün bunları buldum, 21.03.11

Monday, January 31, 2011

ben bugün bunları buldum, 01.02.11


  • ucundan kafayı kırmayı gerektiren işlerin yapılması için insanları motive etme amacıyla ödül/ceza mekanizması kurmanın ters tepebileceğini, hatta teptiğini buldum. daniel abi anlatmış, izleyedurun.

  • bu aslında geçen hafta bulduğum, daha doğrusu hepimizin kucağında bulduğu bir şey; mısır'da acayip şeyler oluyor. millet bunu sosyal medyanın gücüne, etkisine tahvil etmeye çalışıyor ama devrimleri araçların değil insanların yaptığı es geçiliyor. neresinden bakarsanız yanlış.

Monday, January 17, 2011

gelecek zamana övgü

15 ağustos 2010 tarihinde ani'nin bir yorumuna şöyle bir yanıt vermişim:
olacak, yapılacak, kat çıkılacak. dillere gelecek zaman büyüklerimiz tarafından efkar-ı umumiyeye umut aşılasın diye eklenmiştir; zira gelecek hepimize aydınlık yarınlar müjdelemektedir. okumaya devam ediniz efendim…

evet, gelecek zaman. hiç ulaşamayacağımız bir kızılelma, duyularımızla hiç algılayamayacağımız yakınlıkta olmasına rağmen hem de. aynı zamanda o ulaşma, algılama çabasındaki bile bile beyhudeliktir gelecek zaman. ne var ki, gelecek zamanda olacağı muştulanan şeyler zamanı geldiğinde yerine gelmemişse, muştu sahibine muşta marifetiyle girişilmesi helale yakın mekruhtur, renkler arasında ekrudur, erkekse mutasım, kız ise münteha'dır.

lagaluga faslını bırakıp sadede gelelim: egiBlog ile ilgili sırada bekleyen n tane nane mevcut. bunlar "geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer" kategorisi dahilinde kaderlerini beklemekle beraber öne kaynayan bir iki şey olacak (yine -cak, yine -cak! egiboy bıkmadı, bıkmaya-cak!). bunlardan ilki "ben bugün bun(u/ları) buldum". internette, okuduğum bir dergi ya da kitapta ilgimi çeken bir şey varsa bunlar egiBlog'da iki şekilde yer alabilecek:

  1. periyodik "ben bugün bunu buldum" yazıları içinde,

  2. o denli fevşukelade bir "buluş ise özel, bbbb dışı bir yazıda.


her iki durumda da yazı bbbb diye -for your viewing pleasure- tag'lenmiş olacak. hem bir hatırlama/paylaşma noktası olsun, hem de twitter'da favori olmasa da başka türlü ayırmak mümkün olmadığından favori diye işaretlemek zorunda kaldığım tweet'ler erisin diye çok amaçlı bir yenilik. sizleri bilmem, bana hayırlı olsun.

Saturday, November 20, 2010

sonunda! temmuz 2010

son birkaç yılın içinde ilk kez bu yıl eylül'den önce tatile çıkabildim.  yanımda bu sene de annem var.  bu yılın planı önce valide hanım, sonra peder bey ile ayrı ayrı çıkmak olduğundan ve yakın zamanda ameliyat geçirmiş olan peder beyi yormak istemediğimizden planı harfiyen yerine getirdik.  istikamet yine kuşadası (macera aramıyoruz, istemiyoruz, maceraya katlanamıyoruz) ama bu sene değişik bir şey denedik. ne otel ne de apart otelde kalmak istemiyorduk ve biraz da hesaplı bir alternatif arıyorduk.  biraz kurcalamayla kuşadası limanı'na çok yakın bir daireyi 15 günlüğüne tuttuk.  daire ingiliz bir çifte ait ve davutlar tarafında oturan arkadaşları (myra ve kelvin frew) tarafından kiralanıyor. internet denilen nane hakikaten işe yarıyor böyle durumlarda, tavsiye ederim.

[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/18942254710"]
her neyse, son dakikada epeydir ertelediğim bir dokümantasyon çalışmasını bitirmek üzere mesaiye kaldım, mesai dönüşü alel acele toparlandık ve en fazla üç saat uyku ile sabiha gökçen'e yollandık.  kısa ve rahat bir uçuş sonrası adnan menderes, bir saat kadar sonra da kuşadası. internetteki resimlerinde pek öyle görünmese de birinci bodrumda olduğu sevimsiz gerçeği ile karşılaştığımızı eve bayan myra'nın yardımları ile yerleştik.  ev, kuşadası'nın önemli bir bölümü gibi yamaçlara kurulu olduğu için ön kesilmez şekilde  deniz, liman ve ada manzaralı neyse ki, tamamen bir photoshop hilesine kurban gitmemişiz.

[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19646563902"]

ilk gün evin alışverişi ıvırı zıvırı halledildi ve dinlenildi.  ertesi gün pazar olduğundan, en yakın plaj olan kadınlar denizi'nde yer bulunamadı ve bir mini-münakaşa sonrası "green beach" nam bir plajda gün gün edildi, gidilebilen her gün kadınlar denizi'ne gidilmesine de ikinci bir emre kadar karar verildi.  akşam sahil parkındaki meydanda (ismail cem dostluk ve barış meydanı - vay!) küba'lı bir grubu ve onun kocaman teyze standartlarını büyük ölçüde karşılayan solistini dinledik.   günler geçti ve mahallenin pazarına gidesimiz tuttu.  pazar salı günü kuruluyor ve tezgahları işletenlerin çoğu roman.  her türlü stereotipik anlatımdan özenle kaçınırım, ama roman demek izleyen ilginç anlar demek a dostlar.  efendim, tezgahın başında annem biber falan bakarken benim de cep telefonundan bir şeye bakmam gerekti.  dakikası dolmadan roman bir abimiz şöyle deme ihtiyacını hissetti: "o telefon ağırlık yapmıyo mu abey?"  höh! "yok yok iyi böyle" falan deyip geçiştirdikten sonra hızla olay yerinden uzaklaştık.

[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19365138127"]

ev dönüşü yolu şaşırıp bir sokak yukarıdan gitmemizle de bu sefer bir sokak dolusu romanın ortasında kaldık mı?  bilenler bilir, kuşadası'nın güvercinada - kervansaray arasında kalan kısmı daha eski yerleşimdir ve bu civarın yukarı kısımlarının çoğu roman nüfustur.  daha on adım atmadan bizi turist zanneden çocuğun biri a 1 b 2 bastı küfrü!  "hsktr ordan pç" diyemiyorsun zira kavga çıkar, daha doğrusu dayak yeriz.  yabancı olmadığımızı söyleyince aralarında bir özür diledi, biz de aradan seyirtip geçiverdik, yolumuzu bir şekilde düzleyip eve vardık.  heyecana alışmamış bünyeye birkaç günlük adrenalin oldu, çok da güzel oldu.

[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19365236080"]

diğer günler deniz/ev/mümkünse çarşı döngüsünde sürüp gitti.  arada kendini apartmanın sahibi zanneden ve bizden aidat falan almaya çalışan, alamayacağını anlayınca kuduran, kendini bilmez bir apartman sakiniyle uğraştık.  muntazam aralıklarla ve çok şık formasyonlarla uçan savaş jetleri bizlere ege kıyısında olduğumuzu ve bunun bir kaşıntı mevzuu olduğunu hatırlattı.  valide hanıma sandalet almak için selçuk'a gittik, arada en az onbeş senedir gitmediğim efes'e uğradık.  efes'in benim için ilginç olan tarafı her geçen gün toprağın altından yeni bir şeylerin çıkıyor olması.  dolayısıyla her geçen gün yeniden inşa ediliyor ve yenileniyor, oysa ki her şey en az binbeşyüz yıl öncesinden kalma.  selçuk'ta tüm gün dolandıktan sonra bir köfteciye uğradık.  janjanlı bir ismi yok, "selçuk köftecisi".  öyle böyle bir köfte imal etmiyorlar burada arkadaş!  tek lokmalık ama tam bir lezzet bombası olan köfteler yapıyorlar, yolunuz düşerse mutlaka ama mutlaka uğramalısınız.  burada yerel efsane yağlı güreşçi mandingo (tekin kalkan, lakap da pek sakat :) ) ile tanıştık.  köfteden hareketle yaptığım tek tahminim mekanın sahiplerinin rumeli, tercihen makedonya muhaciri olduğu idi, çünkü bu köfte işini memlekette en iyi kıvıranlar onlar.  tahminim tuttu tabii ki :)

[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19496915554"]

arada az canımızı sıkan şeyler de olmadı değil.  yetkisini kendinden alan apartman yetkisizinden zaten bahsettim.  bahsetmediğim şeylerden biri de evin dandik şekilde döşenmiş elektrik tesisatı.  hoş, genel olarak yöredeki binaların yapı kalitesi yerlerde, ama elektrik tesisatı özelinde "bizim" ev bambaşkaydı.  bir sigorta arızası bir akşamımızı heder etti.  evde sıcak su ve fırın tamamen elektriğe bağlı olduğu için -güneş enerjisi ve gaz ocağı bekliyor insan haliyle- kalakaldık.  işin ilginç tarafı ise elektrik kullanımımızın kaldığımız sürece yoğunluğu hiç değişmemiş olsa da en başta önemsemediğimiz -sigorta atar, tekrar şalter açılır, devam edilir- arızanın ilk haftanın ortalarından sonra başlamış olması.  sigorta panosunun arka tarafından kablolar açık şekilde görülebildiği için dışarıdan kurcalandığını düşündük en komplo teorisyeni halimizle.

[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19524443558"]

burada "komplo teorisi" ibaresi biraz hafif kaçıyor, çünkü bir ara komşu olduğumuz bir komiser ile adli makamlara yansımış birtakım sorunlarımız var ve bu süreç başladığından beri kendimizi garip durumlar/olaylar içinde buluyoruz.  ne bileyim, herhangi bir gün plaja gidip gitmeyeceğimizi kim nereden bilebilir de bize yer ayırabilir?  hem de daha önce geldiğimiz günlerde hiç böyle bir "iyilik" ile karşılaşmamışken?  ayırılan yer de gayet tekinsiz üç-beş elemanın tam ortası bu arada.  ya da döneceğimiz günün akşamı dışarı çıkarken kapının önünde aylak aylak gezinen, makinalı silah taşıyan bir polis bulur musunuz? sokakta polise ait herhangi bir resmi araç yokken?   sokakta polisin müdahalesini gerektirir herhangi bir olay yokken?  bunu kafaya takmayıp limanda oturacak bir yer ararken girdiğimiz bir mekandan -yer ismi de vereyim, harvard cafe- "sizi alamıyoruz, aranıyormuşsunuz" diye geri çevrilir misiniz?  şu saatten sonra ne komplo teorisi?  böyle aptalca olaylar silsilesi de moral bozdu haliyle.  yine de eğlenmeyi ve dilenmeyi bildik, sağ ve salim olarak istanbul'a döndük.  birikmiş iki foundation serisi kitabımı bitirdim, bir kuşadası klasiği olarak ayağımı sakatladım,bir çok konuda kendime tutamayacağım sözler verdim, son dakikada yunan radyosu keşfettim,... geldim!

[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/20092905755"]

geldiğim gibi dergilerimi teslim aldım. ne zaman? az-z sonra!

Tuesday, October 5, 2010

zeyna ulan :)

youtube'daki zeyna dı voriyır prinses aşkı bambaşka. ibretlik bir paylaşım.

Friday, September 24, 2010

eylül 2010: gelecek program


  • temmuz 2010 tatil macerası

  • wired dergilerimin gelme serüveni

  • eylül 2010 istanbul'dan kaçış: "the vacation that never comes"


yakında egiblog'da!

Monday, August 9, 2010

ondokuzmartikibinondanberi - 3

—amma birikmiş ha!—

mayıs ayının bilmemkaçında bebek dükkan burger'e gittik işteki tertiple beraber. yer ufak, talep yüksek, dolayısıyla hem kalabalık, hem rahatsız, hem de sıcaktı. eksiz katıksız nasıl bir mamul ortaya koyduklarını görmek için en basit, "baz" burgerlerinden söyledik. söylemin eyleme dönmesi ise epey bir zaman aldı. aman ne yavaşlık! insanı hammadde esprilerine zorlayan cinsten. neden sonra gelebildi burgerler. hiç de matah değillerdi; garip bir yanık hayvan yağı kokusu sinmiş, herhangi bir iyi özelliği ile öne çıkmayan iri ve yassı et topakları ile karşılaştık. gunün ilerleyen saatlerindeki mide rahatsızlığı, yediklerimin tadının ağzıma gelip gelip durması da cabası. yakın zamanda dönmemek üzere uzaklaştık. şimdilik gbk da gayet işimizi görür...

ilerleyen günlerde (sanırım mayıs'ın 20'siydi) bir dot oyunu daha izledim: punk rock. uzatmayacağım. ergenlik, hormonlar, şiddet ve rock. iyice çalkalayın, dibiniz düşe düşe izleyin.

ps.: bu blog entarisini yazmak için ipod'umdaki wordpress uygulamasını kullandım. daha önce pek elim varmıyordu zor olur diye, demek ki buradan da yazılabiliyormuş.

Wednesday, July 14, 2010

ondokuzmartikibinondanberi - 2

-ya da nisansonumayısbaşıbilinmezbirnoktayadeğin-

kısa keseceğim. kesemediysem, en azından denedim.

nisan başında dükkandan irice bir grup oluşturup erikli yaylası'na trekking yapmaya gittik.  daha önce -ki yaklaşık 15 yıl kadar önce oluyor bu- geldiğimden beri çok ve ne yazık ki kötü yönde değişmiş erikli yaylası.  bir yerlere su getirmek için olmadık yerlere borular, künkler döşemişler, dere kenarının önemli bir bölümüne kayalar yığıp etrafı darmaduman etmişler.  her neyse, çok da hazırlık yapmadan gittim; ne bileyim, trekking ayakkabısı yerine prehistorik nubuk hush puppies'lerim vardı ayağımda.  epeyce yürüyüp sonrasında hafif bir tırmanışla şelaleye (şelale!) ulaştık.  sonra tatlı bir inişle günün ilk yarısı tamamlandı.  yemek ve dinlenme molası; sucuk ekmek, hemen ardından folyoda eritilmiş koska helva + nutellaya muz bandırmaca.  bir yerlere tırmanacağımız, tırmanmayacaksak da epey zorlanacağımız belli.  mola sonuna doğru yağmurun başlaması da günün geri kalanının nasıl geçeği konusunda şüpheye yer bırakmadı; vıcık vıcık ve zorlu.  keçi yolundan farksız güzergah, yağmurdan dolayı devamlı kayan zemin, iki bacağıma da sırayla kramp girmesi  ve bütün o çamurdan kurtulduktan sonra teşvikiye köyü'ne doğru devam eden ve en azından o an hiç bitmeyecekmiş gibi gelen düzlük.  o kadar masraf edip su geçirmez trekking botu alanların hayal kırıklığı, benimse tek kuru kalan yerimin ayaklarım olması.  uzun zamandan sonra böyle bir değişiklik iyi geldi diyebilirim.  50 kilo kadar verdikten sonra tekrarlamak lazım.

23 nisan tatilinde ise wired dergisinin -sevilir, tavsiye edilir- eski sayılarını bulma hevesiyle kadıköy'deydim.  sahaflık müessesesi anadolu yakasında ölmüş durumda efendim, ben bugün bunu gördüm.  sadece eski kitap, lütfederlerse de birkaç eski dergi bulunabiliyor kadıköy "sahaf"larında.  bu eski dergilerin tamamı da türkçe.  yabancı dergilerin geçmiş sayıları (back issue) ise dağıtım şirketleri tarafından hemen toplatıldığı için bulunamıyormuş.  hafif bir moral bozukluğuyla karşıya geçmeye karar verdim.  beşiktaş iskelesinin önünde 1. ordu bandosunun konserine (önce marşlar, sonra klasikler, sonra eller havaya- tipik türk düğünündeki playlist'e yakın bir şeydi) takıldım biraz, sonrasında ver elini vapur.  hava da bir güzel, bir güzel... vapurun kıç tarafına kurulmamla telefonumun çalması bir oldu.  arayan, en az 3 senedir görüş(e)mediğim, inanç'tan, bizim tertipten can barışcan, nam-ı diğer cancan.  iştir, güçtür, yapılandır, yapılmak istenendir, ..., her şeyden konuştuk.  3 yıllık arayı 6 saatte kapattık.  çaktırmayayım, bir sürü proje adayı fikir çıktı.  dergiler mi?  dergilerin 134 tanesini -ki bulmaya çalıştıklarım 150-160 küsur taneydi- ebay'den buldum.  halen tamamına erememiş olan geliş hikayeleri ayrı bir yazı konusu...

Wednesday, May 12, 2010

ondokuzmartikibinondanberi - 1

akşamlardan ondokuz mart ikibinon.  mısır apartmanı, kat 5.  yedi-sekiz arkadaş çok ayıpçı bir şey yaptık.  hatta birimiz eşiyle yaptı.  devamını anlatmalı mıyım anlatmamalı mıyım bilmiyorum, çünkü olay hırsızlık, çaresizlik, eşcinsel ilişki ve akıl almaz seviyede bir uyuşturucu/uyarıcı sarfiyatı içeriyor.  neyse, konuyu artık açtık.  devam etmemek olmaz...

mısır apartmanı, kat 5. tiyatro dot. şubatın yirmidördünde oynanması gereken  ama bir şekilde ertelenen oyuna sonunda kavuştuk.  alışveriş ve s***ş.  orijinal adıyla shopping and fucking.  gitmeden önce ekşi'ye girip kafamızı karıştırdık.  allak bullak olmamız garantiymiş, onu öğrendik.  allak bullak olduk, memnunuz.  allanıp bullanırken şunlar da oluyor:

  • oyun olabilecek en itici şekilde, bir kusma sahnesiyle açılıyor.

  • metin galiz oğlu galiz.  küfürler havada uçuşuyor.  ben rahatsız olmadım, ama değinmekte fayda var.

  • insanların yeri geldiğinde en temel ihtiyaçlarını karşılamak için bu kadar düşebileceklerini akıl hafsala almıyor.  kişilerin içinde bulundukları durumun müşküllüğü yeri geldiğinde diğer kişilerce alabildiğine sömürülebiliyor.

  • tekrarlanan belli motifler var; bir derdi anlatmak için devamlı değinilen aslan kral, markette satılan insan, vs.

  • günümüz vahşi -başka türlüsü var mı sanki?- kapitalizmini pek güzel özetliyor: "para medeniyettir;medeniyet, para!"  düzeni yemiş bitirmiş olan para babası mentor'ın, hikayenin görece daha sefil kahramanlarına kafalarına çaka çaka öğrettiği en temel şey bu.

  • en önemlisi, oyun değindiği ve yer yer betimlediği insanın en olmadık/garip/iğrenç şeyleri haz nesnesi haline getirme durumunun tam da göbeğine bırakıyor izleyiciyi. dehşetli, iç burkan/kaldıran bir oyunu izlerken kimileyin yarım yarım yarılmadım dersem haksızlık etmiş olurum.  shopping and fucking "fapping at the shocking"e değiniyor diyebiliriz :)

  • tuğrul tülek. nokta. yok yok; tuğrul tülek, noktalı virgül, ex dağıtan çocuk, nokta.

  • yüzeyselleşirsek de "ece dizdar" ve "sideboobs" demek istiyorum.  tuğrul tülek'in poposundan sonra görseydik daha iyi olurdu tabii... adam değilsin mark ravenhill!


daha yazardım ama hem sıkıldım, hem de pek çok detayı unuttum.  izlenmeli.  ben şahsen oyunculuk seviyesi çok ama çok farklı da olsa flash tv'deki "gerçek kesit" tadında izledim.  satır aralarında mutlaka başka cevherler vardır ama anama küfrediyor olma ihtimali de var şimdi o satır aralarında.  sapa mahalle, belli mi olur.

devam edecek...

Monday, April 12, 2010

Friday, March 26, 2010

su hayattır

"history can be viewed in many ways, and many general formulae can be invented which cover enough of the ground to seem adequate if the facts are carefully selected. i suggest, without undue solemnity, the following alternative theory of the causation of the industrial revolution: industrialism is due to modern science, modern science is due to galileo, galileo is due to copernicus, copernicus is due to the renaissance, the renaissance is due to the fall of constantinople, the fall of constantinople is due to the migration of the turks, the migration of the turks is due to the desiccation of central asia. therefore the fundamental study in searching for historical causes is hydrography."

- bertrand russell

Sunday, February 7, 2010

kilolarınızla barışın!

evet, hem de hemen!  muhteşem avantajlar mevzubahis!  mesela:

[caption id="attachment_360" align="aligncenter" width="550" caption="hanimiş benim tosunuma"]Media Markt obez indirimi[/caption]

ağırlığınızca hediye çeki kazanabiliyorsunuz.  o da yetmezse, tıbbın ilerleme hızına bağlı olarak yanınızda tam teşekküllü bir ecza laboratuarı bulundurmanızı sağlıyor fazla kilolarınız.

işbu halde fazla kilolarınızı artık nasıl "fazla" olarak görebilirsiniz ki?  işe yarıyorlar pekala :)

Monday, January 11, 2010

enkaz devralmak: inanç lisesi mezunlar derneği

şu sıralar, hatta aslında aralık sonu gibi derneğin genel kurulunu toplamış olmamız gerekiyordu.  konuyla ilgili herhangi bir gelişme olmayınca aksiyoner dernek başkanımız osman'a (ucael) son durumu sordum.  duyduklarım pek de hoşuma gitmedi.

öncelikle bilenler biliyor, derneğin defterleri bir yılı aşkın bir süredir -en azından 2009 genel kurulu öncesinden beri- kayıp.  defterlerin teslim edildiği kişi defterleri o zamanki başkana (can '00) gönderdiğini söylüyor, başkan ise kendisine herhangi bir defterin ulaşmadığını.  ben halen defterlerin ya inanç'ta ya da can'ın evinde/eski/yeni işyerinde bir yerlerde tozlanmakta olduğunu düşünüyorum.  yine de benim ne düşündüğümün pek bir önemi yok; kesin olan tek şey defterlerin an itibariyle ortada olmadığı.  yenilerinin düzenlenmesi problem değil ama neresinden bakarsanız bakın hiç yoktan ortaya çıkan bir maliyet.  artık bir şekilde derneğin kısıtlı kaynaklarından karşılanacaktır. ne var ki ortaya çıkan maliyet bununla bitmiyor.  mahkemeden zayi belgesi alınması gerekiyor.  bu belge için de, kaybolma durumu öğrenildikten sonra 15 günü geçirmeden başvurulması lazım, ki osman bu başvuruyu yapmış durumda.  bir de maddi ceza söz konusu.  defter başına 500 küsur türk lirası.  6 defter üzerinden varın siz hesaplayın; benim bildiğim kadarıyla derneğin elinde bu kadar para yok.  bir de mahkeme (işlemlerin yapılabilmesi için sulh hukuk mahkemesine başvurmak gerekiyor; ya, ya) sürecini takip edebilecek (arada bir izmit'e gidip gelebilecek) birilerince işin yürütülmesi gerekiyor.  daha da bombası, ilk genel kurulca yönetime seçilen yönetim kurulunun genel kurul sonuç bildirimini ilgili makamlara iletmemiş olması.  konuyla ilgili yasa maddesi şu:
5253 numaralı dernekler kanunu - madde 23:

Dernekler, genel kurulu izleyen otuz gün içinde, yönetim kurulu ve denetim kurulu ile derneğin diğer organlarına seçilen asıl ve yedek üyeleri mülkî idare amirliğine bildirmekle yükümlüdür. Dernek organlarında ve yerleşim yerinde meydana gelen değişiklikler de aynı usule tâbidir. Genel kurul sonuç bildiriminin şekli, içeriği ve gerekli belgeler yönetmelikte düzenlenir.

sanki 2008 ocak ayında yapılan genel kurul hiç yapılmamış gibi bir durum ortaya çıkıyor böylece; resmi kayıtlara göre mezunlar derneğini halen geçici yönetim kurulu yönetiyor!  yeni kurulun seçilip göreve başladığını kanıtlayacak tek belge olan karar defteri de kayıp.  bu durumda derneğe tahakkuk edecek cezanın sorumluluğu esasen hiçbir sorumluluğu olmayan, sadece kuruluş aşamasında işler yürüyebilsin diye imza vermiş kişilerin üzerine kalacak.  tüm bunlara ek olarak, defterlerin kayıp olmasından dolayı ne herhangi bir konuda karar alınabiliyor, ne yeni üye kaydı yapılabiliyor, ne de aidat toplanabiliyor.  birilerinin sorumsuzluğunun cezasını dernek çekiyor.

derneğe/derneğin yönetim kuruluna yansıtılacak herhangi bir maddi cezanın maliyetinin dernekçe/geçici yönetim kurulunca değil karşılanması, karşılanacak olma ihtimali bile kesinlikle hakkaniyete aykırıdır.  iş, derneğin ilk yönetim ve denetim kuruluna düşmektedir.  iktidara iki saniye önce gelen eski muhalefet lideri gibi enkaz edebiyatı yaptırdınız ya bana, helal olsun size :)

konuyla ilgili daha detaylı ve net bilgileri osman'dan alabileceğimizi umuyorum.  yanıldığım, yanlış aktardığım bir nokta varsa yine kendisi düzeltecektir.

Monday, January 4, 2010

vur duvara

90'larda karşı kıyıdan aynen böyle görünüyormuşuz.  kardak krizi zamanları, lazopulos ve kim? tansu çiller!

Monday, November 9, 2009

çok uyanıksınız sayın semercioğlu

bugünün hürriyet gazetesi, kelebek eki.  cengiz semercioğlu'nun köşesinden masum görünen bir bölüm:
Yılın 3 ayı Digiturk’e para ödemeyelim...

Bu çanak antenlerin çatıların üzerinden yok olup gideceği günü iple çekiyorum.

Hem günümüz dünyasında geri bir teknoloji, hem de göz zevkini bozan bir kirlilik...

Kablolu yayınlar, hatta kablosuz (wireless) teknoloji bu kadar gelişmişken televizyon yayınlarını hâlâ koca koca çanaklardan alıyor olmamız ilginç...

Bu yüzden de televizyonlarımız şehir hatları vapurları gibi hava muhalefetinden etkileniyor.

Yağmur yağar Digiturk bozulur, rüzgar çıkar Digiturk donar, kar yağar Digitürk gider.

Madem kışın Digiturk izlemek kâbusa dönüşüyor benim de bir önerim var; yılın üç ayında kışın fatura ödemeyelim.

Hizmet almadığımız şeyin faturasını ödememek hakkımız değil mi?..

Yılın 3 ayı Digiturk’e para ödemeyelim...

Bu çanak antenlerin çatıların üzerinden yok olup gideceği günü iple çekiyorum.

Hem günümüz dünyasında geri bir teknoloji, hem de göz zevkini bozan bir kirlilik...

Kablolu yayınlar, hatta kablosuz (wireless) teknoloji bu kadar gelişmişken televizyon yayınlarını hâlâ koca koca çanaklardan alıyor olmamız ilginç...

Bu yüzden de televizyonlarımız şehir hatları vapurları gibi hava muhalefetinden etkileniyor.

Yağmur yağar Digiturk bozulur, rüzgar çıkar Digiturk donar, kar yağar Digitürk gider.

Madem kışın Digiturk izlemek kâbusa dönüşüyor benim de bir önerim var; yılın üç ayında kışın fatura ödemeyelim.

Hizmet almadığımız şeyin faturasını ödememek hakkımız değil mi?..

bildiğim kadarıyla digiturk eutelsat W3 uydusu üzerinden yayın yapar ve 60 cm çaplı çanaklarla izlenebilir.  ben de her ne kadar digiturk tarafından digiturk abonesi sayılmasam da -yayını türksat 3a üzerinden aldığımızdan yan çiziyorlar ama gelen faturalarda digiturk antet ve kaşesi var- bir digiturk üyesiyim.  memnun bir üye olduğum da söylenemez; lig tv'nin görüntü tercihleri -bir anlığına servet çetin'in sümkürüğü girer çıkar- ve platform kanallarının yetersizliği fena halde can sıkıcı.  egiBlog'da digiturk'ün garip uygulamalarını bile konuk etmişiz zamanında.

her neyse; 90'lık çanak ile ve sinyal kalitesinin en yüksek olduğu yer türkiye olacak şekilde konumlanmış  bir uydudan yayını aldığımız halde hava biraz bozduğunda görüntü sıkıştırma artifact'leri ile dolmaya başlıyor ya da tamamen gidiyor.  yuh digiturk, kahrol digiturk, çok yaşa nerede olduğu bilinmeyen dijital karasal yayın.  katranla tüyleri hazır edelim, edelim de:

  1. yaşanan problem uydu teknolojisine has bir problem değil mi?

  2. problemin sorumlusunun tek başına digiturk olmadığı görülemiyor mu?

  3. sayın semercioğlu'nun patronunun digiturk'e rakip bir dijital platformunun olmasının bu yazının yazılışında bir etkisi var mıdır?

  4. bu rakip platform (d-smart) da uydu yayını temelli değil mi?

  5. uydu yayını temelli bir dijital platform olan d-smart ile, digiturk ile yaşanması şikayet konusu olan problemin yaşanmadığı/yaşanmayacağı garanti edilebilir mi?

  6. aynı problemlerin diğer dijital uydu yayınlarında da yaşandığı aşikarken konu hakkında yazılan yazının doğrudan ve sadece digiturk'ü karalar nitelikte yazılmış olması ne kadar etik?

  7. yoksa yazar kendi çalıştığı grubun ürününün müşterisi değil mi?  başka bir deyişle, grubunun ürününe güvenemiyor mu?


sorular bitmez ama yukarıdaki soruların ne oldukları aşağı yukarı belli olan yanıtları türkiye'de yapılan gazeteciliğin seviyesi hakkında fikir verebilir.  yazarımıza gelince; bundan sonra yazdıklarınıza nasıl güvenelim sayın semercioğlu?  herhangi bir şark kurnazı, bir medya tetikçisisiniz artık benim için.

Tuesday, October 27, 2009

çok gudik hareketler bunlar

hürriyet pazar ekinde acımı paylaşan bir yazıya denk gelince linktirmeden edemedim.

kanal d'de dönmekte olan ve pazar akşamı zaplarken arada denk gelmeye bile dayanamadığım, bkm mutfak ürünü şefin salatası "çok güzel hareketler bunlar"...  yavan, hatta olmayan oyunculuk, "murat koyayım da tur at" benzeri ilkokul 3. sınıf esprileri, ne kadar çabalanırsa çabalansın telaffuz fukaralığından anlaşılamayan replikler.  koskoca adamlar ilkokul müsameresinden daha kaliteli bir iş ortaya koyabilmeli fakat malzeme bu kadar.  yılmaz erdoğan'ın zorlama duayen tavırları da ancak kendisi için ego cilası.  neresinden baksan fecaat, neresinden baksan fiyasko, hatta tiyatro açısından bakarsak ırz düşmanlığı.

olmaz olsun böyle hareketler.