Showing posts with label geyik. Show all posts
Showing posts with label geyik. Show all posts
Saturday, January 8, 2011
Sunday, March 28, 2010
Sunday, January 31, 2010
iPad gelmiş neyime
iPad konusunda hislerime tercüman olacağına gönülden inandığım birine sözü bırakıyorum. buy'run sayın hitler :)
Tuesday, June 9, 2009
justified and ancient
sene 1992. show tv'nin test yayınları yapılıyor, o derece '92. bu test yayınlarında paso the klf'in yukarıdaki klibini döndürürdü show tv. zıpır, kıpırdak bir parçadır, izleyiverin gari.
nostomanim depreşti yine, affedin.
Friday, June 5, 2009
Monday, May 4, 2009
Saturday, April 25, 2009
halt!
[caption id="attachment_208" align="aligncenter" width="384" caption="hammerzeit!"]
[/caption]
Saturday, December 27, 2008
çakmahaber
gündemde olan biten şeylerle ilgili one-liner'lar yazıktıracağım bir yer lazımdı. o yer burası: http://cakmahaber.blogspot.com/
arada bir bakın.
arada bir bakın.
Wednesday, November 19, 2008
niye birbirimizi kıralım?
1 dakika ancak bu kadar etkin kullanılabilir. baz istasyonunu dağa kurmayan da şerefsizin önde gidenidir!
Thursday, October 9, 2008
Tuesday, September 9, 2008
tatildeyin++
tatile gidilebilecek en daral durumdayken mi gitmeli, yoksa sadece ben miyim böylesini denk getirebilen? neyse ki günler geçtikçe daha bir ısınıyorum tatile yalnız çıkma konusuna. ne bileyim, kimseye uymak, suyuna gitmek zorunda olmuyorsun. böylelikle plan da program da sen oluyorsun. tam koç burcu tatili yani :P
kadınlar denizi'nin (bilmeyenler için: buranın adının -dünya ah'ret bacılarımız- amazonlar'a dayanan bir hikayesi varmış. hoş, başka hikayeler de mevcut. bilmemek değil google'lamamak ayıp) sonunda, imbat otel'e komşu bir yerde kalıyorum ve daha ikinci günümde odamı değiştirttim. eski odam havuz ve hafiften deniz manzaralı, içinde iki tekli yatak olan bir yerdi. şimdiki ise balkonlu (oley), yatak da çift kişilik. balkon batıya bakıyor. güneş hep deniz üstünde battığı için günbatımının en iyi seyredilebildiği yerlerin başında ege kıyıları geliyor olmalı. bu uzun listeye dahil bir yerde kesintisiz deniz manzaram var. o zaman ne yok? keyfime diyecek yok!
yok yahu, aslında var keyfime diyecek. dün günümün önemli bir kısmını sahilde yürüyüşe ayırmıştım. tam su kesiminde yürüdüğüm için yol biraz meyilli, yani bir ayağın yukarıdayken diğeri hafif aşağıda kalıyor. böyle balans ayarı bozuk şekilde epece yürüyünce sağ ayağım koyverdi. tabii bunda iki ayağımın da kemerli olması (böyle orta kısmı biraz yüksek, inanılır gibi değil) ve neredeyse 120 kiloluk bir egiboy ayusu olmamın da payı vardır muhakkak. neyse ki şimdilik pek bi'şeyim yok ama ne denize ne de havuza gidebildim bu yüzden. yarın bunun acısını bir şekilde çıkartmalı.
geçen günkü iblis yunan'dan kurtuluş şenliklerinin bitmesini fırsat bilip çarşıya inmiştim. yine günlerden 7'si. bizimkilerle beraber çıktığımda yaptığımız gibi çıplak ibrahim sürücü hayratının yanıbaşındaki lokmacıdan lokma aldım. lokmaların her biri bana "yüksek sezonda gel" diye bağırıyordu, zira biraz soğukçaydılar. e, talebin çok olduğu zaman hem arz daha çok hem de arzedilen şey daha taze. oradan ayrılıp marina'ya doğru giderken bir kalabalık gözüme çarptı. efendim soruşturdum; neymiş? kuşadası'nı kurtarma operasyonu devam ediyormuş. bir halk konseri düzenleyerek halkı bir araya getirmişler ve konserde bir duygu yoğunluğu, bir amaç/ülkü birliği yaratılması planlanmış (yoksa nasıl gaza getireceksin ankaralı yazlıkçı müsteşar beyefendiyi?). halk böylece galeyana gelip kalan yunan'ı da evelallah püskürtecekmiş. samos/sisam'ın yakın olması da son dakika güzelliği; denize dökülseler bile fazla yorulmayacaklar.
konseri emre altuğ verdi. geç geldi, sahnesi fena değildi, yalnız geçen zaman içinde acayip bir ego büyümesi geçirmiş. hani ne bileyim, koç üniversitesi'ne raksotek (şu an yerinde mezunlar derneği satış mağazası var) açılışına gelen mahsun şarkıcı değil gibi geldi bana. o zaman da ilgiyi ondan çok iskender paydaş çekmişti. son bahsettiğim herhangi bir "ilgi" değil, saf katıksız genç kız ilgisidir bu arada, hem de "tatlı hayat" dizisinin döndüğü zamanlarda. çağla şikel'le evlenmenin getirdiği özgüven herhalde.
son olarak tüm bu tatil olayının ilk karesine dönüyorum. "şu zamana kadar yapmam gerekmedi, ben de yapmadım" listemden bir maddeyi düştüm: uçağa binmek. istanbul-izmir arası kısa bir yolculuktu ama bende daimi bir "pilot amca bi'daa!" deme isteği bıraktı. otomobil kullanmak bir sonraki adım. bisiklete binmek ise belirsiz bir tarihe kadar ertelenmiş durumda.
large hadron collider başlatılıyor yarın, çekirdeği kapıp tv karşısına geçmeli.
kadınlar denizi'nin (bilmeyenler için: buranın adının -dünya ah'ret bacılarımız- amazonlar'a dayanan bir hikayesi varmış. hoş, başka hikayeler de mevcut. bilmemek değil google'lamamak ayıp) sonunda, imbat otel'e komşu bir yerde kalıyorum ve daha ikinci günümde odamı değiştirttim. eski odam havuz ve hafiften deniz manzaralı, içinde iki tekli yatak olan bir yerdi. şimdiki ise balkonlu (oley), yatak da çift kişilik. balkon batıya bakıyor. güneş hep deniz üstünde battığı için günbatımının en iyi seyredilebildiği yerlerin başında ege kıyıları geliyor olmalı. bu uzun listeye dahil bir yerde kesintisiz deniz manzaram var. o zaman ne yok? keyfime diyecek yok!
yok yahu, aslında var keyfime diyecek. dün günümün önemli bir kısmını sahilde yürüyüşe ayırmıştım. tam su kesiminde yürüdüğüm için yol biraz meyilli, yani bir ayağın yukarıdayken diğeri hafif aşağıda kalıyor. böyle balans ayarı bozuk şekilde epece yürüyünce sağ ayağım koyverdi. tabii bunda iki ayağımın da kemerli olması (böyle orta kısmı biraz yüksek, inanılır gibi değil) ve neredeyse 120 kiloluk bir egiboy ayusu olmamın da payı vardır muhakkak. neyse ki şimdilik pek bi'şeyim yok ama ne denize ne de havuza gidebildim bu yüzden. yarın bunun acısını bir şekilde çıkartmalı.
geçen günkü iblis yunan'dan kurtuluş şenliklerinin bitmesini fırsat bilip çarşıya inmiştim. yine günlerden 7'si. bizimkilerle beraber çıktığımda yaptığımız gibi çıplak ibrahim sürücü hayratının yanıbaşındaki lokmacıdan lokma aldım. lokmaların her biri bana "yüksek sezonda gel" diye bağırıyordu, zira biraz soğukçaydılar. e, talebin çok olduğu zaman hem arz daha çok hem de arzedilen şey daha taze. oradan ayrılıp marina'ya doğru giderken bir kalabalık gözüme çarptı. efendim soruşturdum; neymiş? kuşadası'nı kurtarma operasyonu devam ediyormuş. bir halk konseri düzenleyerek halkı bir araya getirmişler ve konserde bir duygu yoğunluğu, bir amaç/ülkü birliği yaratılması planlanmış (yoksa nasıl gaza getireceksin ankaralı yazlıkçı müsteşar beyefendiyi?). halk böylece galeyana gelip kalan yunan'ı da evelallah püskürtecekmiş. samos/sisam'ın yakın olması da son dakika güzelliği; denize dökülseler bile fazla yorulmayacaklar.
konseri emre altuğ verdi. geç geldi, sahnesi fena değildi, yalnız geçen zaman içinde acayip bir ego büyümesi geçirmiş. hani ne bileyim, koç üniversitesi'ne raksotek (şu an yerinde mezunlar derneği satış mağazası var) açılışına gelen mahsun şarkıcı değil gibi geldi bana. o zaman da ilgiyi ondan çok iskender paydaş çekmişti. son bahsettiğim herhangi bir "ilgi" değil, saf katıksız genç kız ilgisidir bu arada, hem de "tatlı hayat" dizisinin döndüğü zamanlarda. çağla şikel'le evlenmenin getirdiği özgüven herhalde.
son olarak tüm bu tatil olayının ilk karesine dönüyorum. "şu zamana kadar yapmam gerekmedi, ben de yapmadım" listemden bir maddeyi düştüm: uçağa binmek. istanbul-izmir arası kısa bir yolculuktu ama bende daimi bir "pilot amca bi'daa!" deme isteği bıraktı. otomobil kullanmak bir sonraki adım. bisiklete binmek ise belirsiz bir tarihe kadar ertelenmiş durumda.
large hadron collider başlatılıyor yarın, çekirdeği kapıp tv karşısına geçmeli.
Wednesday, September 3, 2008
Friday, August 8, 2008
Sunday, July 27, 2008
erke dönüyor!
ulusal eğlencemiz erke bizi güldürmeye devam ediyor...
Tuesday, July 22, 2008
güzin abla'ya mühendis fırçası
amerika'da yaşayan bir mühendis güzin abla'yı deyim yerindeyse bombalamış. okuyalım:
tüm bunlar bir araya geldiğinde konu çok daha iyi yorumlanabilirmiş, ama güzin abla hazretleri ne yapmış? ahanda:
sonrası daha da berbat. küçücük kızlar falan filan ıvır zıvır. yasalara aykırı durumlarla mahkemeler ilgileniyor zaten. ortalık insanlara fikir verebilecek vakalarla doluyken küçük insanlarımız neden ders alıp olabilecekler hakkında bir fikir edinmiyorlar da sonradan pişman olup bir de üstüne şikayetçi oluyorlar? adam öldürmenin suç olduğunu bilmiyordum diye savunma yapılamazken böyle olacağını bilmiyordum deyip şikayetçi olmak hiçbir şey değilse küçük düşürücü. erkekleri kesinlikle masum göstermeye çalışmıyorum; 14-15 yaşlarında kızlara "sulanmak" kesinlikle ahlak dışı. ahlakı geçtim, yasal yaptırımları olan ciddi bir mesele. ama "bilmiyordum"? zayıf, zayıf... hele hele "tahsil cehaleti alır eşeklik baki kalır" tonlarında gezinen kısım beni benden aldı desem yeridir. "Üstelik ABD'de yaşıyorsunuz." abd'de yaşayanlar birbirlerine daha mı saygılı? hele konu eleştiriye gelince anglosakson hakim kültürünün insanı itin g*tüne sokma konusunda hiçbir rezervi olmadığını bilmiyor musunuz?
kaçırılmış bir fırsat... eli şeyinde bir mühendisle kız kurusu bir köşecinin eşleşmesinden daha iyi bir sonuç çıkabilirdi, çıkmalıydı.
not: bu yazı orhan veli'nin "sol elim" şiirinin aslında mastürbasyon ile ilgili olduğunu öğrenmem sonrasında yazılmıştır. yazan kişin de mühendistir.
Sevgili Güzin Abla, annenizden sonra köşeye sizin devam etmeniz güzel bir şey. Fakat özellikle genç kızlarımızı annenizin tersine, çok yanlış yönlendirdiğinizi düşünüyorum.ben tespit insanıyım, tespit yapmadan da duramam. şimdi abimiz bir yere kadar haklı, arada hakikaten çok saçma şeyler okuyorum güzin abla köşesinde. zaten gönderilen ve değerlendirilen mektupların özelliklerine bakarsak haydar dümen'le yarışır güzin abla köşesi. yalnız bir de altmetin var es geçilmemesi gereken. sadece ülkemizin değil neredeyse bütün dünyanın sorunu olan bir "abazan mühendis" gerçeği var. erkek başına 250 gram kız düşen bölümlerden mezun olan, internetin nimetlerinden faydalanıp pornoya doymuş, bir de "almanya'da kızlar teklif ediyormuş" gibi deli saçması lafların etkisinden kurtulamamış arkadaşlarımız var sağolsunlar. kiraladığı ata tecavüz edeni bile var afedersin. abimin olayı da "kapansın camiler açılsın meyhaneler" türünden bir isyan. kaldı ki mühendisler de insan, bizi de sevin, bize de ilgi gösterin. yalnızca "beni ne doktorlar, mühendisler istedi de..." diye devam eden cümlelerin öznesi olmak istemiyor sayın abim ve onun şahsında tüm genç mühendisler. genç mühendisler rahatsız!
Bence siz çok geri kafalı ve yobaz birisiniz. Kızların evlenmeden önce kimseyle beraber olmaması gerektiği gibi bir düşünceniz olduğu anlaşılıyor. Beraber olmuşlarsa bu her zaman "bir hata" olarak görülüyor yazılarınızda. 1970 yıllarında yaşamıyoruz, yetişkin olduktan sonra herkes kendi sorumluluğunu alabilmeli, sizden yardım isteyenlere de böyle gecekondu mahallesinde kız yetiştirir gibi cevaplar veriyorsunuz.
Evlenmeden önce bakire olmanın her şey olduğu, cinselliğin bir tabu sayıldığı toplumumuzdaki örümcek kafalı insanlardan birisiniz. Bence annenizin tek hatası sizi bu konuda bu kadar cahil yetiştirmek olmuş. Size kalsa kızların çok kontrol edilen bir yaşamları olmalı.
Yine sizin düşüncenizde kızlarımız okulda iş hayatında sürekli ailesinin kontrolü altında, vakti geldiğinde görücü usulü veya benzeri bir şekilde evlendirilen, erkeklerle eşit olmayan bir kesim olmalı.
23 yaşında üniversite mezunu mesleği mühendislik olan bir genç erkek olarak benim yazılarınızdan anladıklarım bunlar. Sadece bekareti, namusu, iki bacağın arasında aramayan, sizin anlayamayacağınız şekilde açık görüşlü bir insanım.
Eskiden Güzin Abla’yı okurken zevk alırdım. Şu anda köşesinde görebildiğim tek şey bir kenar mahalle kadınının genç kızlarımızı yanlış yönlendiriyor olduğu. Eskiden bu kadar dar görüşlü değildiniz, genç kızlarımıza özgürlükten, kendi ayakları üzerinde durabilmelerinden, yaptıklarının sorumluluklarını alabilmelerinden bahsediyordunuz.
Bunu yaşlılığınıza veriyorum. Evliliklerde, karı-koca ilişkilerinde ve birçok konuda açık görüşlü düşünceleriniz olmasına rağmen kızlarımız hakkındaki görüşleriniz annenize yakışmıyor.
dwight luck / dwight4death@hotmail.com
tüm bunlar bir araya geldiğinde konu çok daha iyi yorumlanabilirmiş, ama güzin abla hazretleri ne yapmış? ahanda:
Tabii, sizin görüşünüze göre, genç kızlar her önüne gelenle beraber olup, sorumluluk istemeyen erkeklerin oyuncağı olmalı, giderek evlilik kurumu tamamen çökmeli...mühendisimiz hiç değinmediği halde gidip evlilik kurumunun jandarması kesilmiş. evlilik bir anlaşma, hatta antlaşmadır ama güzin ablamız bunu kadınların hayat sigortası olarak görüyor olmalı "sorumluluk istemeyen erkekler"e karşı. hem "sorumluluk istemeyen erkekler" ne? nasıl bir misandri* bu? anlaşılamaz birşeydir zaten iki kişi arasında cereyan eden bir olayın doğurduğu sorumlulukları yalnızca bir tarafın üstlenmesinin beklenmesi. daha da ileri gidelim, bir birliktelik, daha doğrusu bir eşleşme mutlaka yüklenilmesi gereken sorumluluklar mı doğurmalı? birlikteliklerin doğurabileceği tek şey iki tarafın birbirlerinden beklentileridir. daha ileri aşamalara doğru ilerlenmek isteniyorsa bu beklentilerin simetrik, karşılıklı olması gereklidir. bir taraf bunu gözden kaçırıyor ise (ki genelde erkekler olmuyor) bu konuda sonradan sızlanmaya, hele hele evliliği silah olarak kullanmaya hiç mi hiç hakkı yoktur. hanım kızımız evlenmeyi planlıyor ama sayın herif -af buyrun- p*çin önde gideniyse zaten ilişkinin gelişebilmesi mümkün olamamalı. böylesi durumların çözümü için ciddi bir toplumsal dönüşüm lazım, bunun ilk adımı da evliliğin kaçınılmaz son olmadığının anlaşılması olmalı. aksi yöndeki düşünceler genç kızlarımızın kafasına kakıla kakıla bilinçaltlarına kadar işlenirken işimiz zor tabii.
Sizin dünyanızda ahlak kuralları yok mu? Zaten ülkemdeki genç kızların durumu hiç de iç açıcı değil, tam istediğiniz gibi onunla, bununla ilişkiye girmekten kaçınmıyor ama sonra ne yapacaklarını bilemiyorlar. Artık küçücük kızlar, 13- 14’ünde bekaretlerini kaybediyorlar. Size göre bu çok normal olmalı...
Köşemi okuduğunuza göre, kızların evlenmeden önce böyle bir cinsel deneyim yaşadıktan sonra, ne kadar telaşlandıklarını, ölüm korkuları içinde bana yazdıklarını, diktirme gibi çareler peşinde koştuklarını biliyor olmalısınız. Sandığınız gibi gecekondu mahallesinde de genç kızlar pek rahat durmuyorlar. Anne babalarından korksalar da, gençliğin getirdiği heyecanlara kendilerini kaptırıyorlar çoğu kez.
Annem beni çok iyi yetiştirmiştir. İki lisan bilen, iyi bir eğitim almış, 28 yıl gazeteci olarak çalışmış, emekli olduktan sonra bu köşeyi devralmış, anneniz yaşında bir insanım...
Verdiğim öğütlerle genç kızlara, her önüne gelene inanıp hemen yatağa girmemelerini, söylemeye çalışıyorum. Çünkü sonuçta hayatları alt üst oluyor, büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorlar. Nedeni ise, sizin gibi, sözde özgürlük yanlısı erkeklerin onlara sırt çevirmesi, sorumluluklarını hiçe sayıp gitmesi.
Söylediğinizin aksine, her zaman genç kızlara eğitim almayı, çalışmayı, ayakları üzerinde durabilmeyi öğütlerim
Üniversite eğitimi almış olmanızın size hiç yararı olmamış. Bir tenkit yazısını bile saygı çerçevesinde yazmayı başaramamışsınız. Üstelik ABD’de yaşıyorsunuz.
Oradaki özgür yaşam kurallarını benimsemiş olmalısınız. Bunca yıllık saygın bir köşe yazarına böyle isimsiz, kimliksiz, adressiz hakaret dolu bir mail atmak çok kolay değil mi? Kimliğinizi ve adresinizi açıkça vermek cesaretiniz olsaydı, elbette size mahkemede hesap sorardım.
Üstelik genç beyefendi, 11 yıldır Güzin Abla’nın, yani annemin köşesini sürdürüyorum. Ne zamandan beri köşeyi izliyorsunuz, bilemem ama, sanırım okuyup beğendikleriniz de, yine benim yazılarım olmalı. Art niyetiniz buradan belli oluyor ya zaten... Umarım eğitimizin yanı sıra, saygılı olmayı da öğrenirsiniz.
sonrası daha da berbat. küçücük kızlar falan filan ıvır zıvır. yasalara aykırı durumlarla mahkemeler ilgileniyor zaten. ortalık insanlara fikir verebilecek vakalarla doluyken küçük insanlarımız neden ders alıp olabilecekler hakkında bir fikir edinmiyorlar da sonradan pişman olup bir de üstüne şikayetçi oluyorlar? adam öldürmenin suç olduğunu bilmiyordum diye savunma yapılamazken böyle olacağını bilmiyordum deyip şikayetçi olmak hiçbir şey değilse küçük düşürücü. erkekleri kesinlikle masum göstermeye çalışmıyorum; 14-15 yaşlarında kızlara "sulanmak" kesinlikle ahlak dışı. ahlakı geçtim, yasal yaptırımları olan ciddi bir mesele. ama "bilmiyordum"? zayıf, zayıf... hele hele "tahsil cehaleti alır eşeklik baki kalır" tonlarında gezinen kısım beni benden aldı desem yeridir. "Üstelik ABD'de yaşıyorsunuz." abd'de yaşayanlar birbirlerine daha mı saygılı? hele konu eleştiriye gelince anglosakson hakim kültürünün insanı itin g*tüne sokma konusunda hiçbir rezervi olmadığını bilmiyor musunuz?
kaçırılmış bir fırsat... eli şeyinde bir mühendisle kız kurusu bir köşecinin eşleşmesinden daha iyi bir sonuç çıkabilirdi, çıkmalıydı.
not: bu yazı orhan veli'nin "sol elim" şiirinin aslında mastürbasyon ile ilgili olduğunu öğrenmem sonrasında yazılmıştır. yazan kişin de mühendistir.
Wednesday, June 11, 2008
kafanı toparla!
herhangi birşeyi anlatmaya çalışırken artık kendimi paralel düşünce işlemeye zorlamaktan mı yoksa herhangi bir bağlamda belli bir süreden kalmayı becerememekten midir bilinmez, konudan konuya atlıyorum. her ne kadar bazı durumlarda işe bile yarasa (tabu oynarken çağrışımlar kadar işe yarayan ne var yasak kelimeleri söylememek dışında?) da çok şikayetçiyim bu durumdan. kayda, daha doğrusu yazıya alınmış bir hali moleskine'imde karalanmış bulunuyor, buraya da koymadan edemedim. abimin doğum günüyle ilgili bir blog entry'si olacaktı eğer olabilseydi, ama ameliyat masasında kaldılar:
amiyane tabirle, "bu ne lan"? tekrar yazarken bile yoruldum. en acilinden tatile çıkmak gerekiyor, görünen o. bünyeyi tuzlu suya yatırmak gerek. ağustos ortasından önce olamayacak ama bu ne yazık ki...
bugün abimin doğum günü. her seferkinden biraz özel yalnız bu yılki, çünkü kendileri artık 30 yaşında (doldurduğun yaş sayılıyordu, değil mi? yani 23 mayıs 1978 doğumlu biri 30 yaşındadır ve 31'inden gün alacaktır, doğru mu? zaten bir bunu kıvıramıyorum bir de akrabalık ilişkilerini. mesela elti nedir allahaşkına? e.t.'nin nesidir? bu kadar sözcük kalabalığına ne gerek var? adres tarif ederken başlangıç noktasını belirldikten sonra sadece ileri/geri/sağ/sol yeterliyken, birinin size yakınlığını tarif ederken anne/baba/(abi/abla)/kardeş kelimeleri ("çekirdek aile komut seti" :) ) neyimize yetmiyor? hayır yani, problem tanımına baktığında biri ağaç karışlama (tree traversal), diğeriyse yönlü bir çizgede iki nokta arası güzergahı işaretleme. ilk problemdeki yapı hiyerarşik olduğundan işimiz çok daha kolay. diğer problemde ise hem devamlı bir oryantasyon kontrolü yapmak lazım, hem de bağlantılar öngörülemiyor; mesela kadıköy altıyol'da bahariye caddesi'nden boğa'ya gidiş yönünde "sol" neresi? hangi sol, kaçıncı sol? bu nedenle daha basit bir yönerge setiyle daha karmaşık bir problemi çözerken çok daha basit bir problemde ortalığı jargona boğmak niye? neyse, otuz? otuz.)
amiyane tabirle, "bu ne lan"? tekrar yazarken bile yoruldum. en acilinden tatile çıkmak gerekiyor, görünen o. bünyeyi tuzlu suya yatırmak gerek. ağustos ortasından önce olamayacak ama bu ne yazık ki...
Wednesday, May 21, 2008
in soviet russia, dance breaks YOU!!!
kazaçok, kazaska, her neyse; bazı beklenmedik şeylere kaynaklık etmiş sanki. kanıtı? ahanda:
Monday, April 14, 2008
bilgi çağı?
her yerde duymaktan sıkıldığımız birşeydir, acaip de klişedir şu "bilgi çağı"nda yaşadığımız zırvası. bir kere terimleri adlandırış şeklimiz yanlış. konu ile ilgili bir üçlü vardır ingilizce'de:
data -> information -> knowledge
türkçe'de son ikisi bilgi diye kestirilip atılıyor genelde, ilki ise hepimizin bildiği ve sevdiği veri. neyse, sorunumuz information ve knowledge sözcüklerinin aynı anda bilgi olamayacakları durumu. bu iki kavramı ayrıştırma denemelerim var, kendileri aynen şöyle:
---------------------------------------------------------------------
kayda düşüle: yazar salvolarını sınırlı mühimmat ile yapmaktadır, zira tek bildiği dil ingilizce'dir. iki gıdım eski yunanca çalışmışlığı da vardır ama o da iki gıdımcıktır.
---------------------------------------------------------------------
bilgi güzel sözcük, hem de bir "bilgelik" tınısı var. bilgiyi tuttuk, veri de kendini ayrıştırıyor, demek ki ihtiyacımız information sözcüğüne karşılık bulmak. ilk aklıma gelen alternatif biliş. veriyle bilgi arası geçişi göstermek konusunda başarılı olabilir biliş. yalnız onda da cognition ile çakışma problemi var. bu noktada information sözcüğünün köküne inip inform'a bakmak gerekir. inform bildirmek, ispiyonlamak, vs. gibi anlamlar taşıyan bir sözcük, yani bir A noktasından B noktasına söz aktarımını içeriyor. buradan da zorlama marifetiyle alı, aktarı ya da başka çerçevelerde kullanılan bildiri sözcüklerini çıkarabiliriz. benim favorim biliş, çünkü bu durumda bilişim sözcüğü gerçek anlamını buluyor.
bu sorunu burada işlediğimizle bırakıp esas konumuza dönelim. "bilgi çağı"nda, yani "information age"de miyiz? iki yanıtı var bu sorunun; ya epeydir öyleyiz, ya da hiç içinde olmadık ve bir ihtimal, hiç olamayacağız. ben ikinci yanıta daha yakınım çünkü enformasyon dediğiniz şey işlenmiş veridir. bizi bilgi çağındanymışız yanılgısına yönelten internet ise geneline bakıldığında birbiriyle ilişkilendirilmemiş veriler yığını/çöplüğü/kütlesi. kollektif zekanın, yani bu küresel ağın rastlantısal durumlarda eşgüdümlenen kullanıcı/sakinlerinin bu yığından kendilerini kurtarıp bir anlamlar dizgesi oluşturmalarını beklemek durumundayız şu anki durumda, ki bu da bir kasırganın kaldırdığı parçaları bir araya getirip bir gökdelen inşa etmesini beklemeye benziyor. ilk seçeneğe itibar edersek rönesans'dan, hatta karanlık çağlardan çıktık beri bilgi çağında olduğumuz gibi bir durum ortaya çıkar. takdir edersiniz ki bu haliyle de kavram sulanıyor.
data -> information -> knowledge
türkçe'de son ikisi bilgi diye kestirilip atılıyor genelde, ilki ise hepimizin bildiği ve sevdiği veri. neyse, sorunumuz information ve knowledge sözcüklerinin aynı anda bilgi olamayacakları durumu. bu iki kavramı ayrıştırma denemelerim var, kendileri aynen şöyle:
---------------------------------------------------------------------
kayda düşüle: yazar salvolarını sınırlı mühimmat ile yapmaktadır, zira tek bildiği dil ingilizce'dir. iki gıdım eski yunanca çalışmışlığı da vardır ama o da iki gıdımcıktır.
---------------------------------------------------------------------
bilgi güzel sözcük, hem de bir "bilgelik" tınısı var. bilgiyi tuttuk, veri de kendini ayrıştırıyor, demek ki ihtiyacımız information sözcüğüne karşılık bulmak. ilk aklıma gelen alternatif biliş. veriyle bilgi arası geçişi göstermek konusunda başarılı olabilir biliş. yalnız onda da cognition ile çakışma problemi var. bu noktada information sözcüğünün köküne inip inform'a bakmak gerekir. inform bildirmek, ispiyonlamak, vs. gibi anlamlar taşıyan bir sözcük, yani bir A noktasından B noktasına söz aktarımını içeriyor. buradan da zorlama marifetiyle alı, aktarı ya da başka çerçevelerde kullanılan bildiri sözcüklerini çıkarabiliriz. benim favorim biliş, çünkü bu durumda bilişim sözcüğü gerçek anlamını buluyor.
bu sorunu burada işlediğimizle bırakıp esas konumuza dönelim. "bilgi çağı"nda, yani "information age"de miyiz? iki yanıtı var bu sorunun; ya epeydir öyleyiz, ya da hiç içinde olmadık ve bir ihtimal, hiç olamayacağız. ben ikinci yanıta daha yakınım çünkü enformasyon dediğiniz şey işlenmiş veridir. bizi bilgi çağındanymışız yanılgısına yönelten internet ise geneline bakıldığında birbiriyle ilişkilendirilmemiş veriler yığını/çöplüğü/kütlesi. kollektif zekanın, yani bu küresel ağın rastlantısal durumlarda eşgüdümlenen kullanıcı/sakinlerinin bu yığından kendilerini kurtarıp bir anlamlar dizgesi oluşturmalarını beklemek durumundayız şu anki durumda, ki bu da bir kasırganın kaldırdığı parçaları bir araya getirip bir gökdelen inşa etmesini beklemeye benziyor. ilk seçeneğe itibar edersek rönesans'dan, hatta karanlık çağlardan çıktık beri bilgi çağında olduğumuz gibi bir durum ortaya çıkar. takdir edersiniz ki bu haliyle de kavram sulanıyor.
Wednesday, January 30, 2008
rambo - ölüm tablosu
istatistiğe bayılıyorum!
Subscribe to:
Posts (Atom)