Showing posts with label tatil. Show all posts
Showing posts with label tatil. Show all posts

Saturday, November 20, 2010

sonunda! temmuz 2010

son birkaç yılın içinde ilk kez bu yıl eylül'den önce tatile çıkabildim.  yanımda bu sene de annem var.  bu yılın planı önce valide hanım, sonra peder bey ile ayrı ayrı çıkmak olduğundan ve yakın zamanda ameliyat geçirmiş olan peder beyi yormak istemediğimizden planı harfiyen yerine getirdik.  istikamet yine kuşadası (macera aramıyoruz, istemiyoruz, maceraya katlanamıyoruz) ama bu sene değişik bir şey denedik. ne otel ne de apart otelde kalmak istemiyorduk ve biraz da hesaplı bir alternatif arıyorduk.  biraz kurcalamayla kuşadası limanı'na çok yakın bir daireyi 15 günlüğüne tuttuk.  daire ingiliz bir çifte ait ve davutlar tarafında oturan arkadaşları (myra ve kelvin frew) tarafından kiralanıyor. internet denilen nane hakikaten işe yarıyor böyle durumlarda, tavsiye ederim.

[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/18942254710"]
her neyse, son dakikada epeydir ertelediğim bir dokümantasyon çalışmasını bitirmek üzere mesaiye kaldım, mesai dönüşü alel acele toparlandık ve en fazla üç saat uyku ile sabiha gökçen'e yollandık.  kısa ve rahat bir uçuş sonrası adnan menderes, bir saat kadar sonra da kuşadası. internetteki resimlerinde pek öyle görünmese de birinci bodrumda olduğu sevimsiz gerçeği ile karşılaştığımızı eve bayan myra'nın yardımları ile yerleştik.  ev, kuşadası'nın önemli bir bölümü gibi yamaçlara kurulu olduğu için ön kesilmez şekilde  deniz, liman ve ada manzaralı neyse ki, tamamen bir photoshop hilesine kurban gitmemişiz.

[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19646563902"]

ilk gün evin alışverişi ıvırı zıvırı halledildi ve dinlenildi.  ertesi gün pazar olduğundan, en yakın plaj olan kadınlar denizi'nde yer bulunamadı ve bir mini-münakaşa sonrası "green beach" nam bir plajda gün gün edildi, gidilebilen her gün kadınlar denizi'ne gidilmesine de ikinci bir emre kadar karar verildi.  akşam sahil parkındaki meydanda (ismail cem dostluk ve barış meydanı - vay!) küba'lı bir grubu ve onun kocaman teyze standartlarını büyük ölçüde karşılayan solistini dinledik.   günler geçti ve mahallenin pazarına gidesimiz tuttu.  pazar salı günü kuruluyor ve tezgahları işletenlerin çoğu roman.  her türlü stereotipik anlatımdan özenle kaçınırım, ama roman demek izleyen ilginç anlar demek a dostlar.  efendim, tezgahın başında annem biber falan bakarken benim de cep telefonundan bir şeye bakmam gerekti.  dakikası dolmadan roman bir abimiz şöyle deme ihtiyacını hissetti: "o telefon ağırlık yapmıyo mu abey?"  höh! "yok yok iyi böyle" falan deyip geçiştirdikten sonra hızla olay yerinden uzaklaştık.

[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19365138127"]

ev dönüşü yolu şaşırıp bir sokak yukarıdan gitmemizle de bu sefer bir sokak dolusu romanın ortasında kaldık mı?  bilenler bilir, kuşadası'nın güvercinada - kervansaray arasında kalan kısmı daha eski yerleşimdir ve bu civarın yukarı kısımlarının çoğu roman nüfustur.  daha on adım atmadan bizi turist zanneden çocuğun biri a 1 b 2 bastı küfrü!  "hsktr ordan pç" diyemiyorsun zira kavga çıkar, daha doğrusu dayak yeriz.  yabancı olmadığımızı söyleyince aralarında bir özür diledi, biz de aradan seyirtip geçiverdik, yolumuzu bir şekilde düzleyip eve vardık.  heyecana alışmamış bünyeye birkaç günlük adrenalin oldu, çok da güzel oldu.

[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19365236080"]

diğer günler deniz/ev/mümkünse çarşı döngüsünde sürüp gitti.  arada kendini apartmanın sahibi zanneden ve bizden aidat falan almaya çalışan, alamayacağını anlayınca kuduran, kendini bilmez bir apartman sakiniyle uğraştık.  muntazam aralıklarla ve çok şık formasyonlarla uçan savaş jetleri bizlere ege kıyısında olduğumuzu ve bunun bir kaşıntı mevzuu olduğunu hatırlattı.  valide hanıma sandalet almak için selçuk'a gittik, arada en az onbeş senedir gitmediğim efes'e uğradık.  efes'in benim için ilginç olan tarafı her geçen gün toprağın altından yeni bir şeylerin çıkıyor olması.  dolayısıyla her geçen gün yeniden inşa ediliyor ve yenileniyor, oysa ki her şey en az binbeşyüz yıl öncesinden kalma.  selçuk'ta tüm gün dolandıktan sonra bir köfteciye uğradık.  janjanlı bir ismi yok, "selçuk köftecisi".  öyle böyle bir köfte imal etmiyorlar burada arkadaş!  tek lokmalık ama tam bir lezzet bombası olan köfteler yapıyorlar, yolunuz düşerse mutlaka ama mutlaka uğramalısınız.  burada yerel efsane yağlı güreşçi mandingo (tekin kalkan, lakap da pek sakat :) ) ile tanıştık.  köfteden hareketle yaptığım tek tahminim mekanın sahiplerinin rumeli, tercihen makedonya muhaciri olduğu idi, çünkü bu köfte işini memlekette en iyi kıvıranlar onlar.  tahminim tuttu tabii ki :)

[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19496915554"]

arada az canımızı sıkan şeyler de olmadı değil.  yetkisini kendinden alan apartman yetkisizinden zaten bahsettim.  bahsetmediğim şeylerden biri de evin dandik şekilde döşenmiş elektrik tesisatı.  hoş, genel olarak yöredeki binaların yapı kalitesi yerlerde, ama elektrik tesisatı özelinde "bizim" ev bambaşkaydı.  bir sigorta arızası bir akşamımızı heder etti.  evde sıcak su ve fırın tamamen elektriğe bağlı olduğu için -güneş enerjisi ve gaz ocağı bekliyor insan haliyle- kalakaldık.  işin ilginç tarafı ise elektrik kullanımımızın kaldığımız sürece yoğunluğu hiç değişmemiş olsa da en başta önemsemediğimiz -sigorta atar, tekrar şalter açılır, devam edilir- arızanın ilk haftanın ortalarından sonra başlamış olması.  sigorta panosunun arka tarafından kablolar açık şekilde görülebildiği için dışarıdan kurcalandığını düşündük en komplo teorisyeni halimizle.

[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19524443558"]

burada "komplo teorisi" ibaresi biraz hafif kaçıyor, çünkü bir ara komşu olduğumuz bir komiser ile adli makamlara yansımış birtakım sorunlarımız var ve bu süreç başladığından beri kendimizi garip durumlar/olaylar içinde buluyoruz.  ne bileyim, herhangi bir gün plaja gidip gitmeyeceğimizi kim nereden bilebilir de bize yer ayırabilir?  hem de daha önce geldiğimiz günlerde hiç böyle bir "iyilik" ile karşılaşmamışken?  ayırılan yer de gayet tekinsiz üç-beş elemanın tam ortası bu arada.  ya da döneceğimiz günün akşamı dışarı çıkarken kapının önünde aylak aylak gezinen, makinalı silah taşıyan bir polis bulur musunuz? sokakta polise ait herhangi bir resmi araç yokken?   sokakta polisin müdahalesini gerektirir herhangi bir olay yokken?  bunu kafaya takmayıp limanda oturacak bir yer ararken girdiğimiz bir mekandan -yer ismi de vereyim, harvard cafe- "sizi alamıyoruz, aranıyormuşsunuz" diye geri çevrilir misiniz?  şu saatten sonra ne komplo teorisi?  böyle aptalca olaylar silsilesi de moral bozdu haliyle.  yine de eğlenmeyi ve dilenmeyi bildik, sağ ve salim olarak istanbul'a döndük.  birikmiş iki foundation serisi kitabımı bitirdim, bir kuşadası klasiği olarak ayağımı sakatladım,bir çok konuda kendime tutamayacağım sözler verdim, son dakikada yunan radyosu keşfettim,... geldim!

[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/20092905755"]

geldiğim gibi dergilerimi teslim aldım. ne zaman? az-z sonra!

Friday, September 24, 2010

eylül 2010: gelecek program


  • temmuz 2010 tatil macerası

  • wired dergilerimin gelme serüveni

  • eylül 2010 istanbul'dan kaçış: "the vacation that never comes"


yakında egiblog'da!

Wednesday, July 14, 2010

ondokuzmartikibinondanberi - 2

-ya da nisansonumayısbaşıbilinmezbirnoktayadeğin-

kısa keseceğim. kesemediysem, en azından denedim.

nisan başında dükkandan irice bir grup oluşturup erikli yaylası'na trekking yapmaya gittik.  daha önce -ki yaklaşık 15 yıl kadar önce oluyor bu- geldiğimden beri çok ve ne yazık ki kötü yönde değişmiş erikli yaylası.  bir yerlere su getirmek için olmadık yerlere borular, künkler döşemişler, dere kenarının önemli bir bölümüne kayalar yığıp etrafı darmaduman etmişler.  her neyse, çok da hazırlık yapmadan gittim; ne bileyim, trekking ayakkabısı yerine prehistorik nubuk hush puppies'lerim vardı ayağımda.  epeyce yürüyüp sonrasında hafif bir tırmanışla şelaleye (şelale!) ulaştık.  sonra tatlı bir inişle günün ilk yarısı tamamlandı.  yemek ve dinlenme molası; sucuk ekmek, hemen ardından folyoda eritilmiş koska helva + nutellaya muz bandırmaca.  bir yerlere tırmanacağımız, tırmanmayacaksak da epey zorlanacağımız belli.  mola sonuna doğru yağmurun başlaması da günün geri kalanının nasıl geçeği konusunda şüpheye yer bırakmadı; vıcık vıcık ve zorlu.  keçi yolundan farksız güzergah, yağmurdan dolayı devamlı kayan zemin, iki bacağıma da sırayla kramp girmesi  ve bütün o çamurdan kurtulduktan sonra teşvikiye köyü'ne doğru devam eden ve en azından o an hiç bitmeyecekmiş gibi gelen düzlük.  o kadar masraf edip su geçirmez trekking botu alanların hayal kırıklığı, benimse tek kuru kalan yerimin ayaklarım olması.  uzun zamandan sonra böyle bir değişiklik iyi geldi diyebilirim.  50 kilo kadar verdikten sonra tekrarlamak lazım.

23 nisan tatilinde ise wired dergisinin -sevilir, tavsiye edilir- eski sayılarını bulma hevesiyle kadıköy'deydim.  sahaflık müessesesi anadolu yakasında ölmüş durumda efendim, ben bugün bunu gördüm.  sadece eski kitap, lütfederlerse de birkaç eski dergi bulunabiliyor kadıköy "sahaf"larında.  bu eski dergilerin tamamı da türkçe.  yabancı dergilerin geçmiş sayıları (back issue) ise dağıtım şirketleri tarafından hemen toplatıldığı için bulunamıyormuş.  hafif bir moral bozukluğuyla karşıya geçmeye karar verdim.  beşiktaş iskelesinin önünde 1. ordu bandosunun konserine (önce marşlar, sonra klasikler, sonra eller havaya- tipik türk düğünündeki playlist'e yakın bir şeydi) takıldım biraz, sonrasında ver elini vapur.  hava da bir güzel, bir güzel... vapurun kıç tarafına kurulmamla telefonumun çalması bir oldu.  arayan, en az 3 senedir görüş(e)mediğim, inanç'tan, bizim tertipten can barışcan, nam-ı diğer cancan.  iştir, güçtür, yapılandır, yapılmak istenendir, ..., her şeyden konuştuk.  3 yıllık arayı 6 saatte kapattık.  çaktırmayayım, bir sürü proje adayı fikir çıktı.  dergiler mi?  dergilerin 134 tanesini -ki bulmaya çalıştıklarım 150-160 küsur taneydi- ebay'den buldum.  halen tamamına erememiş olan geliş hikayeleri ayrı bir yazı konusu...

Monday, October 19, 2009

uzun hikaye

the following events take place between 03.09.2009 and 19.10.2009.

yetişmeli.  yetişmek zorunda.  aralıklarla da olsa aylardır bunun üzerinde çalışıyorum ve bazı şeyleri elde etmem tamamen buna bağlı.  lafı dolandırmanın lüzumu yok; "bu", allah'ın belası bitirme projem.  egiBlog'u takip ediyorsanız aşağı yukarı ne üzerine olduğunu da biliyorsunuzdur zaten ama kısa bir özet geçeyim ben yine de.  a durağından b durağına sadece otobüs kullanarak en az sayıda aktarma ile en hızlı nasıl gidilir sorusuna istanbul özelinde cevap bulmaya yarayan bir uygulama yazdım.  veriler iett web sayfasından apartma, algoritmasını ise elcağızlarımla hazırladım.  ağustos'un bilmem kaçında teslim etmek üzere hazırlanmış olsam da birtakım düzenlemeler için 15 gün ek süre aldım ve bu 3 eylül 2009 saat 23:59'da doluyor.  mesai sonu rapora son şeklini vermek için kendimi paralıyorum pink'in funhouse'u eşliğinde.  ama ne paralamak; 5 dakikada bir saate bakmalar, materyalin ne kadarını kullandığımı tekrar tekrar defalarca kontrol etmeler, gerim gerim gerilmeler.  gerilmek için proje haricinde çok sağlam bir neden de mevcut; proje teslimatının hemen ertesi günü izine ayrılıyorum ve o günün sabahına uçak biletlerini almış, kalacağım yerin rezervasyonunu falan halletmiş durumdayım.  elimdeki işin ertesi güne kalma ihtimali söz konusu bile değil yani.  neden sonra raporu tamamladım, çıktısını aldım, uygulama + veritabanını bir diske yazıp paketledim.  saat 23:05 falan.  o saatte okula, hisar kampüs'e uzandım, projeyi hocanın kapısının altından attım ve aynen eve döndüm.  3 saat uykuyla izmir uçağına bindim.

iki saat sonra geçen sene bu zamanlarda neredeysem oradaydım, tabii çok önemli bir farkla.  bu yıl yanımda valide hanım hazretleri de var.  zaten bu yıl da kuşadası'na gitmiş olmamın esas nedeni de bu; macera aramıyoruz, bildiğimiz yerde takılıyoruz.  kalacağımız yer yılancıburnu'na (ve dolayısıyla batıya) bakan bir yamaca kurulu bir apart otel.  alelacele yerleşip o yorgunlukla denize girmek tarif edilemez bir duygu, ki şu anda edemiyorum.  on nümero, harika, hislerin hası.  ilerleyen günlerde apart'taki hizmet kalitesinden dolayı epey canımız sıkıldı ama çok da kafamıza takmadık; bütün gün dışarıdaydık zaten ve iki kişi 70 m2 mekanda yayıla yayıla dinlendik. her neyse, bu yılda türk-yunan dostluğunu ilgilendiren gelişmeler oldu ada'da.  geçen yıl 7 eylül'de (ada'nın düşman işgalinden kurtuluş günü) geldiğimden birincisini kaçırdığım 2. kuşadası-samos dostluk barış festivalinin bu yakadaki etkinliğini izledim.  5 eylül.  yeni düzenlenen "ismail cem dostluk ve barış meydanı"na iki blok halinde sandalyeler atılmış, bir tarafta bizim yerliler tıklım tıkış, diğer taraf ise yolları gözlenen yunan dostlarımıza ayrıldığı için boş tutuluyor.  zabıta pek bir şahin, barış güvercini bile olsa kuş uçurtmuyor o rezerve kısımda.  ufaktan oturanlara da sataşmadan edemiyoruz; "kalispera madam!"  taş konusu hanımefendi "gavurlar gelince kalkacağım" diye açıklama yapma ihtiyacı hissediyor.  neden sonra iki elin parmaklarını biraz geçen sayıda samos'lu geliyor ve kalan -ve zaten öyle ya da böyle oturduğumuz- yerlere oturma hakkımız teslim ediliyor; de facto değil de jure oturuyoruz.  karşı kıyıdan bir müzik grubu bildik ezgiler çalıyor, aralarına bir ara fuat saka da katılıyor.  eşlik edebildiğimiz kısmına eşlik ediyoruz.  sonrası ise tam bir yapmacıklık gösterisi; havada uçuşan benden-sana-senden-bana plaketler, eleutherion'lu synergasia'lı adelphoi'li şişirme tiradlar, ateşte yemek bırakmış ev hanımı ürkekliğinde ve becerisiyle çeviri yapan grek teyze ve kuşadası ticaret odası başkanı'nın tüm gecenin foyasını ortaya çıkaran "burada kardeş ayağı yapıyorsunuz ama kapınıza vize istemeye gelince şekilden şekile giriyoruz" mealindeki son sozü.  bu esnada yunanistan'ın izmir başkonsolosunun yüzünün geçirdiği renk ve şekil değişikliklerini takip etmekte zorlandığımı söylersem yanlış olmaz.

ha, iki gün sonra ne oldu?  dostlarımızdan kurtulduğumuz için bir şenlik, bir şenlik!

istanbul civarını sel bastığı sıra 1-2 gün yağmur yağdı, farketmeden iki haftayı doldurduk ve geri döndük.  geldiğim gibi kendimi nerede bıraktıysam orada buldum.  kritik arşiv işlerinden biri patlamış ve mutlaka benim bakmam gerekiyor.  bir provizyon kaydıyla ilgili detaylı bilgi isteniyor, zamanında ben vermişim, ben yokken o detayda bilgi alamamışlar, benim verdiğim gibisini istiyorlar.  geldiğimin ilk günü bir saat erken çıkmam gerekiyor, çünkü mezuniyet törenime katılmam gerekiyor.  projem kabul edilmiş yani her nasılsa.  orada biraz sallanıyorum.  ilerleyen günlerde de okuldan 300 tl alacağım olduğunu öğreniyorum.  unutmazsam bir ara bölümden yazı alıp saymanlığa bırakmam gerekiyor.  parayı okula vermek ise her nedense geri almaktan çok daha kolay.

dükkanda işler oldukça yoğun, sorumluluklar giderek artıyor.  yakınlarda terfilerin açıklanma ihtimali var ve bizim tertipten (ocak '07 girişliler) en az bir kişinin proje sorumlusu olacağı yönünde bir beklentimiz var.  ben olursam hayır demem :) ept adına yeni bir şey yok, hiçbir ept işinin kapağını bile açmadım bu ay.

Thursday, August 27, 2009

olmaz...

kocaman ayı 1 tane bile yazı yazmadan geçirmek  hakikaten olmaz ama pehlivan tefrikası gibi bir şeyler yazmaya da ne zamanım var, ne de niyetim.  şimdi gündemden başlıklar:

  • temmuz sonu gibi tabletim geldi.  teknolojinin son harikası ac-caip bir cihaz ama alışana kadar epey ağlayacağım galiba.  anahtar sözcükler "el-göz koordinasyonu".

  • bitirme projesi devam ediyor, 3 eylül'e kadar teslim etmem lazım.  son yazımdan sonraki gelişmeleri ayrıca yazarım.

  • işte şu sıralar ne ile uğraştığımı tam olarak ben de bilmiyorum.  iki projede sme (bir tla daha :) ) olarak bulunuyorum ama bundan çok da memnun değilim.  nedeni pek yakında bu sayfalarda.

  • gelecek hafta sonundan itibaren izinliyim.


beni bekleyin anacım.

Saturday, September 20, 2008

hadi toparlan, gidiyoruz

21 eylül 2008, saat 16:00, kuşadası liman starbükü. 14 gün önce başladığım yerdeyim. hava hafif bulutlu olsa da yine güneşli, eylül sonu denemeyecek kadar da ılıman. dünkü yağmurdan sonra murphy'ye hak vermemek elde değil; "mother nature is a bitch". yüküm biraz hafiflemiş gibi; herhalde otelde bir şeyleri unuttum ama geri dönüp de alasım yok. neleri unuttuğumu biliyorum zira. iş değişikliği nedeniyle tatilsiz geçen iki iş yılının yorgunluğu, sıkıntılarım, endişelerim, iş stresi, ... , hepsi kadınlar denizi tarafında bir yerlerde kaldı. bir zen bahçesinden çıkmışçasına huzurluyum. döndüğümde beni ağır bir iş yükünün beklediğini biliyor olmak bile koymuyor bana. 15 günlük şarjla koca bir yılı çok rahat tamamlarmışım gibi görünüyor buradan ama sonuçta yarın pazartesi.

pazartesilerden nefret
neyse ki günümün önemli bir bölümü mail okumakla ve sağa sola laf yetiştirmekle geçecek.

bir buçuk saat sonra izmir adnan menderes'e (adb) doğru yola koyulacağım, bir saat yol, yaklaşık bir buçuk saat te alanda bekleyeceğim. 45 dakika - 1 saat arası da sabiha gökçen'e (saw) yolculuk... en fazla yarım saat sonrasında da evimde, yuvamda olacağım. her ne kadar deniz yoluyla gitmeyecek olsam da, rastgele...

son günlerin ilginçlikleri

hava güzel, deniz çarşaf demiştim geçenlerde, demez olaydım. hava tek kelimeyle garip, deniz de coştu hatta azdı. akşam biraz yağmur yağdı, gece daha da yağmasını bekliyorum. otelde şu sıralar mebzul miktarda iranlı var. geçen kafeteryadan geçerken köşede oturanların birkaçının boynunda kanatlı bir adam simgesinin asılı bir kolye olduğunu gördüm. geçen günlerde konuştuğum iranlıların hepsi "oruç tutuyor musun?" diye beni sıkıştırıp kendilerine aynı soru sorulduğunda "yok, biz seferiyiz, yolcuyuz" diye kıvırdığı için -müslümanlıkla şark kurnazlığı beraber geliyor galiba- bu grubu da müslüman olarak yaftalamıştım kafamda, o nedenle şaşırdım tabii. neden şaşırdım derseniz, bu kanatlı amca zerdüştlüğün simgesi. gittim sordum "tarihe sahip çıkalım diye mi takıyorsunuz yoksa hakikaten zerdüşt müsünüz?" diye. biri hariç (o da materyalistmiş; marx engels saydı durdu) hepsi zerdüşttü. biri tahran yakınlarında bir şehirde avizeci, diğeri mimar, diğerleri de esnaf. benim dinler tarihine yakın ama ana akım dinlerine uzak olduğumu görünce başladılar eteklerindeki taşları dökmeye. mollalara, şu anki eğitim sistemine, ülkelerinin içinde bulunduğu duruma saydılar, sövdüler. '78 civarı olan biteni (koç sağolsun) biliyordum ve belli detayları benden duymaları onları şaşırttı. kendi ülkelerinde bunlar çocuklara anlatılmıyormuş zira iddia ettiklerine göre. yaklaşık bir saat boyunca konuştuk da konuştuk; istibdat aşağı mezalim yukarı. sonrası da hep "burada kiralar ne kadar?" falan gibi piyasa araştırması tadında sorulardı. biri yerleşmeye niyetli gibiydi herhalde, bu tür sorular hep ondan geldi.

böyle dedi zerdüşt, öylece dinledi egiboy.

bir tatilin daha sonuna geldik. pazartesi yine ankara arı stüdyosu'nda sizlerle buluşmak ümidiyle, esen kalın...

Tuesday, September 16, 2008

okudum bitti tamam

hiçbir şey yapmıyor olmanın en güzel tarafı bir şeyler yapacak zaman yaratması.

cidden.

okuyacak zaman bulamamaktan şikayet eden bendeniz chapterhouse: dune'u da bitirip frank herbert'ın orijinal serisini tamamladım. bir hafta sürmedi. frank herbert'ın ahir zaman peygamberi ilan edilmesi lazım ama frank amca böyle bir çabayı kensi yazdıklarıyla boşa çıkarıyor. serinin içine girince insanın agnostik damarı depreşiyor, zira din resmen belli amaçlar doğrultusunda "üretilen" bir şey dune'da. ekolojik ve politik temalar zaten, hey hey de hey hey. her sayfası bir zeka pırıltısı. havada kalan şeyler de yok değil serinin sonunda, yalnız bu durumun nedeni frank herbert'ın 1986 yılında materyali tüketmeden öte yana yürümüş olması. oğlunun bir bilimkurgu yazarıyla beraber bu notlardan hareketle yazdığı bir yeni seri (6 öncül hikaye/prequel, şimdilik 2 ardıl/sequel) de var ama frank amca kadar iyi kotarmışlar mıdır, bilemiyorum.

spoiler: olay uzayda geçiyor.

Tuesday, September 9, 2008

tatildeyin++

tatile gidilebilecek en daral durumdayken mi gitmeli, yoksa sadece ben miyim böylesini denk getirebilen? neyse ki günler geçtikçe daha bir ısınıyorum tatile yalnız çıkma konusuna. ne bileyim, kimseye uymak, suyuna gitmek zorunda olmuyorsun. böylelikle plan da program da sen oluyorsun. tam koç burcu tatili yani :P

kadınlar denizi'nin (bilmeyenler için: buranın adının -dünya ah'ret bacılarımız- amazonlar'a dayanan bir hikayesi varmış. hoş, başka hikayeler de mevcut. bilmemek değil google'lamamak ayıp) sonunda, imbat otel'e komşu bir yerde kalıyorum ve daha ikinci günümde odamı değiştirttim. eski odam havuz ve hafiften deniz manzaralı, içinde iki tekli yatak olan bir yerdi. şimdiki ise balkonlu (oley), yatak da çift kişilik. balkon batıya bakıyor. güneş hep deniz üstünde battığı için günbatımının en iyi seyredilebildiği yerlerin başında ege kıyıları geliyor olmalı. bu uzun listeye dahil bir yerde kesintisiz deniz manzaram var. o zaman ne yok? keyfime diyecek yok!

yok yahu, aslında var keyfime diyecek. dün günümün önemli bir kısmını sahilde yürüyüşe ayırmıştım. tam su kesiminde yürüdüğüm için yol biraz meyilli, yani bir ayağın yukarıdayken diğeri hafif aşağıda kalıyor. böyle balans ayarı bozuk şekilde epece yürüyünce sağ ayağım koyverdi. tabii bunda iki ayağımın da kemerli olması (böyle orta kısmı biraz yüksek, inanılır gibi değil) ve neredeyse 120 kiloluk bir egiboy ayusu olmamın da payı vardır muhakkak. neyse ki şimdilik pek bi'şeyim yok ama ne denize ne de havuza gidebildim bu yüzden. yarın bunun acısını bir şekilde çıkartmalı.

geçen günkü iblis yunan'dan kurtuluş şenliklerinin bitmesini fırsat bilip çarşıya inmiştim. yine günlerden 7'si. bizimkilerle beraber çıktığımda yaptığımız gibi çıplak ibrahim sürücü hayratının yanıbaşındaki lokmacıdan lokma aldım. lokmaların her biri bana "yüksek sezonda gel" diye bağırıyordu, zira biraz soğukçaydılar. e, talebin çok olduğu zaman hem arz daha çok hem de arzedilen şey daha taze. oradan ayrılıp marina'ya doğru giderken bir kalabalık gözüme çarptı. efendim soruşturdum; neymiş? kuşadası'nı kurtarma operasyonu devam ediyormuş. bir halk konseri düzenleyerek halkı bir araya getirmişler ve konserde bir duygu yoğunluğu, bir amaç/ülkü birliği yaratılması planlanmış (yoksa nasıl gaza getireceksin ankaralı yazlıkçı müsteşar beyefendiyi?). halk böylece galeyana gelip kalan yunan'ı da evelallah püskürtecekmiş. samos/sisam'ın yakın olması da son dakika güzelliği; denize dökülseler bile fazla yorulmayacaklar.

konseri emre altuğ verdi. geç geldi, sahnesi fena değildi, yalnız geçen zaman içinde acayip bir ego büyümesi geçirmiş. hani ne bileyim, koç üniversitesi'ne raksotek (şu an yerinde mezunlar derneği satış mağazası var) açılışına gelen mahsun şarkıcı değil gibi geldi bana. o zaman da ilgiyi ondan çok iskender paydaş çekmişti. son bahsettiğim herhangi bir "ilgi" değil, saf katıksız genç kız ilgisidir bu arada, hem de "tatlı hayat" dizisinin döndüğü zamanlarda. çağla şikel'le evlenmenin getirdiği özgüven herhalde.

son olarak tüm bu tatil olayının ilk karesine dönüyorum. "şu zamana kadar yapmam gerekmedi, ben de yapmadım" listemden bir maddeyi düştüm: uçağa binmek. istanbul-izmir arası kısa bir yolculuktu ama bende daimi bir "pilot amca bi'daa!" deme isteği bıraktı. otomobil kullanmak bir sonraki adım. bisiklete binmek ise belirsiz bir tarihe kadar ertelenmiş durumda.

large hadron collider başlatılıyor yarın, çekirdeği kapıp tv karşısına geçmeli.

Saturday, September 6, 2008

tatildeyin

sonunda.

egiboy.

tatilde.

kuşadası'ndayım. hava ac-caip sıcak. biraz bayık, hatta burada detayına girmeyeceğim bir olay nedeniyle can sıkıcı başladı ama ısınacağım sanki. günlerden 7 eylül; kuşadası'nın düşman işgalinden kurtuluş günüymüş. meydanda asker abiler rap rap yapıyor. belediye dozerlere, itfaiye arabalarına, çöp kamyonlarına türk bayrakları asmış caddelerde dolandırıyor, şöförleri kornaya abanıyor da abanıyor. dükkanın birindeki hanutçu "burayı çöp kamyonuyla mı kurtarmışlar, helal valla" deyince yarılayazdım. efeler harmandalı oynuyor, burma bıyıklı gaziler tüfeklerini (evet, tüfek) çatmış kenardan seyrediyorlar. hiçbiri "benim o sıra kore'de ne işim vardı?" diye soruyormuş gibi görünmüyordu. esnaf "önce vatan, en büyük asker bizim asker" şeklinde fırsat buldukça tempo tutuyor. böylelikle hem en kıvamlısından ara gazını veriyor, hem de ülkesine, iline ve dahi ilçesine gerektiğinde nasıl sahip çıkacağını bu anlamlı günde bir kez daha ifade etmiş oluyor.

en son sekiz yıl önce gelmiştim ada'ya. daha bir beton, daha bir rantiye cenneti olmuş geçen zaman içinde. insan söylenmeden edemiyor; dükkan önü goygoyculuk yapacağına ekmeğini bir şekilde sana kazandıran çevrene, kuşadası'nın doğal güzelliklerine sahip çıksaydın ya esnaf beyabim? eskiden kalantor amerikalı amcalar görürdüm hep burada, şimdi ortalık (stereotipik hatta belki biraz yabancı düşmanı bir şeyler geliyor, sıkı durun) gürültücü, herşey dahil arsızı, ne istediğini bilmeyen bulgar/romen/rus amca/teyze kaynıyor. otelde de çok var kendilerinden, umarım rahat verirler de uyuyabilirim.

kafam karışık, uykusuzum. otele yerleşmeli, biraz formula'ya bakmalı, sonrasında ortamlara akmalı :P otelde wifi var mıydı hatırlamıyorum ama starbükü'nün beleş wifi bağlantısı iyi geldi. arada yazarım bi'şeyler.

Thursday, April 19, 2007

kahretsin, kahretsin...

23 nisan, bu yıl süper bir şekilde pazartesi gününe denk geldi. bu ne demek? az biraz da olsa uzun bir hafta sonu demek. bunu haber alan ösym ne yaptı sizce? benim de gireceğim 2007 bahar dönemi ales'i (eskinin les'i) 22 nisan sabahına yerleştirdi! tüm hafta sonu ile ilgili hülyalı hallerimin orta yerine dinamit!

ösym için deli'den geliyor: