- iş: bir ay içinde ikinci kez hafta sonu eğitime gitmek durumunda kaldım. hadi geçen seferki eğitim epey yeni bilgi içeriyordu hiçbir şey değilse, ama bu seferki hakikaten deli saçmasıydı. eft diye bir olay. bankada eft olsa olsa elektronik fon transferi olur, değil mi? yok, bu "emotional freedom techniques" imiş. içinde bulunduğun psikolojik çöküntüyü ya da sana sıkıntı veren fizyolojik arazları belli akupunktur meridyenlerine ellerinle dokunarak/vurarak ve "problemin kaynağına inmeye çalışarak" giderebiliyormuşsun eft ile. gideremedin mi? o zaman o problemin bileşenleri vardır, onları keşfedip onlar için de seans seans eft yapacaksın. yapacaksın da nasıl? önce problemini üzerinde çok da fazla düşünmeden belirleyeceksin: "karıma şiddet uyguladığım için kendimden nefret etmeme rağmen kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum". sonra sırasıyla vücudunu sağ tarafı için kafanın üstüne, kaşlarının bitim yerine, göz yanına, göz altına, üst dudak çukuruna, çene çukuruna, köprücük kemiğinin yumru tarafına, meme altına, koltuk altı boşluğuna, baş, işaret, orta ve serçe parmağına, yüzük ve serçe parmağı arasında elin üzerinde bulunan çukura en az yedişer kez vuracaksın ve bu esnada devamlı "bu nefreti bu nefret" deyu sayıklayacaksın. bir iki garip kafa ve göz hareketinden sonra bu kez sol tarafa geçeceksin. bunu kendini yeterince rahatlatabilene kadar (ne demekse) yapacaksın. ta-daaa! eft yapmayı öğrendin. yalnız bunu başkasına öğretmeye sak-kın kalkışmayacaksın, çünkü o kişinin duygularını açığa çıkarıp sonra onlarla ne yapaacağını bilemeyebilirsin. eleman orada hık diye takılır kalır. bu nedenle bu şarlatanlığı sadece bir üst kademe şarlatanlardan öğrenebilirsin. tam bir new age zırvası, ve buna tüm hafta sonumu vermek zorunda kalmış olmak beni halen sinirden kudurtuyor. ama problem değil, hemen başlayalım: "hafta sonumu böylesi bir deli saçmasına kurban ettiğim için sinirden kudurmama rağmen kendimi tamamen ve derinden kabul ediyorum. bu kudurtu, bu kudurayazma, bu kudurganlık"... hepsinden daha bombası, "eğitim"den sonra dağıtılan standart değerlendirme formundaki şu ibare: "bu eğitimde öğrendiklerinizi iş yaşamınızda uygulayabileceğinizi düşünüyor musunuz?" abi siz neyin peşindesiniz? eğer eğitim birimimiz eft denilen nanenin iş başında yapılabileceğine inanıyorsa pazartesi ilk iş olarak ofisteki 2 m2 yerimi feng shui'ye göre düzenleyip tüm kattakilere secret kitabı+dvd'si dağıtmak farz oldu.
- bitirme projesi: projeye aynen devam ama işin çapı ilk başta tahmin ettiğimden çok daha büyükmüş meğersem. bir önceki entry'de verdiğim adresleri programatik olarak taradım, mantıklı bir örgü çıkarmaya çalıştım. şu ana kadar çıkardığım sonuç ise iett'nin kaç tane hattı/durağı olduğunu bilmediği. internet üzerinde kullanıma açtıkları veri tutarsızlıklarla dolu. ha, bilip de koymuyorlarsa doğru veriyi, o zaman ben de iett'yi kınarım ve yöneticilerine laflar hazırlarım.
- hayat: yok. kendime ait bir zamanım yok. okunacaklar, yapılacaklar, inşa edilecekler birikedurmakta.
Showing posts with label zamansızlık. Show all posts
Showing posts with label zamansızlık. Show all posts
Saturday, March 21, 2009
son iki haftanın tortusu
kaça bölündüğümü bilmiyorum şu sıra. bu entry de mitoza bağlasın:
Tuesday, September 16, 2008
okudum bitti tamam
hiçbir şey yapmıyor olmanın en güzel tarafı bir şeyler yapacak zaman yaratması.
cidden.
okuyacak zaman bulamamaktan şikayet eden bendeniz chapterhouse: dune'u da bitirip frank herbert'ın orijinal serisini tamamladım. bir hafta sürmedi. frank herbert'ın ahir zaman peygamberi ilan edilmesi lazım ama frank amca böyle bir çabayı kensi yazdıklarıyla boşa çıkarıyor. serinin içine girince insanın agnostik damarı depreşiyor, zira din resmen belli amaçlar doğrultusunda "üretilen" bir şey dune'da. ekolojik ve politik temalar zaten, hey hey de hey hey. her sayfası bir zeka pırıltısı. havada kalan şeyler de yok değil serinin sonunda, yalnız bu durumun nedeni frank herbert'ın 1986 yılında materyali tüketmeden öte yana yürümüş olması. oğlunun bir bilimkurgu yazarıyla beraber bu notlardan hareketle yazdığı bir yeni seri (6 öncül hikaye/prequel, şimdilik 2 ardıl/sequel) de var ama frank amca kadar iyi kotarmışlar mıdır, bilemiyorum.
spoiler: olay uzayda geçiyor.
cidden.
okuyacak zaman bulamamaktan şikayet eden bendeniz chapterhouse: dune'u da bitirip frank herbert'ın orijinal serisini tamamladım. bir hafta sürmedi. frank herbert'ın ahir zaman peygamberi ilan edilmesi lazım ama frank amca böyle bir çabayı kensi yazdıklarıyla boşa çıkarıyor. serinin içine girince insanın agnostik damarı depreşiyor, zira din resmen belli amaçlar doğrultusunda "üretilen" bir şey dune'da. ekolojik ve politik temalar zaten, hey hey de hey hey. her sayfası bir zeka pırıltısı. havada kalan şeyler de yok değil serinin sonunda, yalnız bu durumun nedeni frank herbert'ın 1986 yılında materyali tüketmeden öte yana yürümüş olması. oğlunun bir bilimkurgu yazarıyla beraber bu notlardan hareketle yazdığı bir yeni seri (6 öncül hikaye/prequel, şimdilik 2 ardıl/sequel) de var ama frank amca kadar iyi kotarmışlar mıdır, bilemiyorum.
spoiler: olay uzayda geçiyor.
Tuesday, July 8, 2008
okumaz yazmazlık
yazamıyorum. yazacak gücü uzun zamandır kendimde bulamıyorum. yok. tıkanıyorum. olmuyor. bir sonraki cümleyi daha önce yazdıklarıma eklemlendirmekte zorlanıyorum.
içinde bulunduğum bu garip halin kendimce iki açıklaması var. "kim niye, niçin yazar?" diye ne zaman düşünsem ilk şu sonuca varıyorum: derdi olan insan yazar. yazmak kaçamak bir çıkış yoludur sonuçta dertlerimizin. sırlarımızı kuyuların içine içine bağırmaktır. şu ya da bu şekilde sıkıntılarını paylaşamayanlar eninde sonunda sapıtır, kayışı koparır, delirir ve delilerin en iyi bildikleri, akıllarından hiç çıkmayan belki de tek şey içinden geçip sonuna vardıkları delirme sürecidir. bu yüzden deliler halden anlar, empatiktir deliler. kuyu başlarında dolanır, sıkıntılarını, sırlarını haykıranların ardından kuyunun başına seyirtip eteklerinde biriktirdikleri taşları döküverirler aşağı. peki neden? "akıllı"ları bir araya getirip dertlilerin, delirmek üzere olanları dertlerine çözüm bulmaya zorlamak için. kırk "akıllı"nın da yetmediği durumlar da şikayet konusu olmuş tabii, "bir deli bir kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış" diye.
işin ilginç tarafı, böyle delilikle dertlilikle alakalı vahim bir durum da yok ortada. hatta tam tersine, kendimi sözel olarak hayatım boyunca en iyi ifade ettiğim zamanları yaşıyorum bile diyebilirim. hiçbir sıkıntımı içime atmıyorum, ölçmek/tartmak dışında hiçbir tepkimi geciktirmiyorum. yine de yazmak? şu sıralar nedense mümkün değil. konu üzerine biraz daha kafa patlatınca olayı çözdüm gibi geldi yalnız. evet, yazamıyorum, çünkü okuyamıyorum! okulun yaz dönemi başladıberi eve akşam 22:30'dan önce geldiğim yok. vardığım zaman da latin alfabesine karşı alerjiye benzer bir şey tetikleniyor içimde. geriye sabah serviste geçirdiğim 1 saatlik ara kalıyor ki, onda da uyuyorum gayriihtiyari. okumaya değil zaman, an bile yaratamıyorum durum böyleyken. işte olan biten şeylerin, üzerinde uğraştığım işlerin önemli bölümünü paylaşmam söz konusu bile değil. okulda bugün derste kerrat cetvelini belleyip bellemediğim de kimsenin umuru değil. bir okuduğum ve dinlediğim şeyler kalıyor hakkında yazacak ama onlar da namevcut.
hayat damarlarımın kaçı kopmuş demektir sizce?
içinde bulunduğum bu garip halin kendimce iki açıklaması var. "kim niye, niçin yazar?" diye ne zaman düşünsem ilk şu sonuca varıyorum: derdi olan insan yazar. yazmak kaçamak bir çıkış yoludur sonuçta dertlerimizin. sırlarımızı kuyuların içine içine bağırmaktır. şu ya da bu şekilde sıkıntılarını paylaşamayanlar eninde sonunda sapıtır, kayışı koparır, delirir ve delilerin en iyi bildikleri, akıllarından hiç çıkmayan belki de tek şey içinden geçip sonuna vardıkları delirme sürecidir. bu yüzden deliler halden anlar, empatiktir deliler. kuyu başlarında dolanır, sıkıntılarını, sırlarını haykıranların ardından kuyunun başına seyirtip eteklerinde biriktirdikleri taşları döküverirler aşağı. peki neden? "akıllı"ları bir araya getirip dertlilerin, delirmek üzere olanları dertlerine çözüm bulmaya zorlamak için. kırk "akıllı"nın da yetmediği durumlar da şikayet konusu olmuş tabii, "bir deli bir kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış" diye.
işin ilginç tarafı, böyle delilikle dertlilikle alakalı vahim bir durum da yok ortada. hatta tam tersine, kendimi sözel olarak hayatım boyunca en iyi ifade ettiğim zamanları yaşıyorum bile diyebilirim. hiçbir sıkıntımı içime atmıyorum, ölçmek/tartmak dışında hiçbir tepkimi geciktirmiyorum. yine de yazmak? şu sıralar nedense mümkün değil. konu üzerine biraz daha kafa patlatınca olayı çözdüm gibi geldi yalnız. evet, yazamıyorum, çünkü okuyamıyorum! okulun yaz dönemi başladıberi eve akşam 22:30'dan önce geldiğim yok. vardığım zaman da latin alfabesine karşı alerjiye benzer bir şey tetikleniyor içimde. geriye sabah serviste geçirdiğim 1 saatlik ara kalıyor ki, onda da uyuyorum gayriihtiyari. okumaya değil zaman, an bile yaratamıyorum durum böyleyken. işte olan biten şeylerin, üzerinde uğraştığım işlerin önemli bölümünü paylaşmam söz konusu bile değil. okulda bugün derste kerrat cetvelini belleyip bellemediğim de kimsenin umuru değil. bir okuduğum ve dinlediğim şeyler kalıyor hakkında yazacak ama onlar da namevcut.
hayat damarlarımın kaçı kopmuş demektir sizce?
Tuesday, May 13, 2008
twitter, vesaire
basit. kısa. net. anlık. bir süredir blogumu twitter'la aldatıyorum ;P yan taraftaki twit, twitter, twittest şıftırtısından ya da http://twitter.com/egiboy/ adresinden egiboy'un z raporunu alabilirsiniz.
yapmak isteyip de zamansızlık ve sınır tanımaz üşengeçlik nedeniyle yap(a)madığım şeylerden -ki uzuuunca bir listesi uzuuuuuuuuunca bir zamandır egiboy planlama teşkilatı tag'i ile egiBlog'da yerini almıştır biri de video podcasting. benzer bir işi burak şu sıralar yapıyor, ben de imrene imrene izliyorum. konu türkiye gündemi, baştakiler sayesinde malzeme gani, ortaya çıkan iş de gayet tatminkar. izleyin: http://www.youtube.com/user/gundemden
bu ara bu da 100. blog yazım imiş. iyidir iyi... daha yazardım ama... neyse, neden sonra yazacağımı da sonra yazarım :)
yapmak isteyip de zamansızlık ve sınır tanımaz üşengeçlik nedeniyle yap(a)madığım şeylerden -ki uzuuunca bir listesi uzuuuuuuuuunca bir zamandır egiboy planlama teşkilatı tag'i ile egiBlog'da yerini almıştır biri de video podcasting. benzer bir işi burak şu sıralar yapıyor, ben de imrene imrene izliyorum. konu türkiye gündemi, baştakiler sayesinde malzeme gani, ortaya çıkan iş de gayet tatminkar. izleyin: http://www.youtube.com/user/gundemden
bu ara bu da 100. blog yazım imiş. iyidir iyi... daha yazardım ama... neyse, neden sonra yazacağımı da sonra yazarım :)
Tuesday, November 6, 2007
ortaya karışık benim şu halim
haber bültenine döndüm, ana başlıklarım da şöyle:
iş güç: accenture ile yaptığımız işte, işi onlardan devraldık, deyim yerindeyse yola katırlara devam edeceğiz. iş sırasında beklediğim her türlü olası gecikme nedeni bir bir gerçeğe dönüştü. mesela, değişkenlerdeki dil uyumsuzluğu önemli bir faktör imiş. dokümantasyonda önemli bir problem yoktu, yalnız offshore ekibinin bunları izlemekte ve uygun kodu yazmakta başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. mantık yürütmede ya da yazılı olması gerekmeyen, altmetinde bulunduğu halde "buradayım ulan ben!" diye bağıran detayları görmede çok ama çok zayıftılar. en kötüsü, birçok şeyi kendilerine yaptırmak gereksiz derecede zordu. öncelikle hiçbirşeyi ilk söyleyişte yapmıyorlar, yapıyorlarsa da ilk seferde doğru yapmıyorlar. testlerde bir adımı tekrar etmelerini istediğimizde (mainframe loglarına düşsün diye) "yahu şurada response xml'i var oradan bak işte" falan diyorlar ki gidiş dönüş bir manila bileti alıp alayına dalmak istiyor bünye, yalnız uçağa budaklı meşe odunu almazlarsa boşa gider seyahat. e tabi aldı beni bi' düşünce. onlarla çalıştığımız sürede mana veremediğim bir sürü şey oldu, ama herhalde en önemlisi onların yazdıkları, yani birinci derecede sorumlu oldukları servislerle ilgili testleri yine onların yapması ve gerekli düzeltmeleri benim yapmak zorunda kalmamdı. bu arada bir de hediye göndermişler, ahşaptan mızraklı kalkanlı bir kabile amcası.

bana bi'şeyler anlatmak istemişler, ama anlayamadım ben. imdat da imdat, yardım da yardım.
şimdi onların bıraktığı yerden devam edeceğiz ama birçok zorun mevcut. test ortamında uygulama sunucusu aklına estikçe mola veriyor, diğer testler sırasında millet kafasına göre db indiriyor, region kapatıp açıyor. etrafına servis yazılmış bir transaction'da değişiklik yapıldığında servis işe yaramaz hale geliyor. her durumda konu kurum içi iletişim eksikliğinden kaynaklanıyor. bu konunun çözümü yukarıdan gelmeli, ama durumdan, daha doğrusu durumun vehametinden haberdarlar mı bilemiyorum. testçilere ise ayrıca sözüm var. evet, size laflar hazırladım! yahu hafızanız yok mu sizin? sorunların çözümüyle beraber bu işi de mi bize delege ettiniz? her seferinde "bunu size şu tarihte anlatmıştım" deyip o günkü maili forward'lamaktan gına geldi. "şu hatayı alıyorum, neden olabilir?" diye sormayın arık, öğrenmiş olmanız gerekirdi. üç ay önce.
29 ekim: 29 ekim tatilini fırsat bilip inanç'a gittim ve her zamanki gibi çok iyi geldi. iyi geldi gelmesine de, birçok soruyla ayrıldım yine. bunlara bu kısmın sonuna doğru değineceğim. okul günlerden pazartesi olmasına rağmen bomboştu; bir kısım eleman gebze'deki törenlerde, önemli bir nüfus da tüyap kitap fuarı'ndaydı. öğretmenlere de liderlik semineri düzenlemişler, hepsi oradaydı. caner'le (caner hoca mı desek?) gelmeden önce sözleşmiştik, rahatsızlığını (ki gerçekten rahatsızdı) bahane edip seminerin devamına katılmadı ve görüşme fırsatımız oldu. görüşmeden çok bir nostaljik yükleme oldu asılnda bu, çünkü caner'de mezun olduğumuz yıl çıkamayan yıllıktan kalanlar vardı. hala sağlam kaldığına açıkçası şu an bile inanamıyorum. okulun türkçe öğretmenlerinden -ve iflah olmaz bir floydian!- hüseyin uskan bulmuş yıllığı, tabi kimbilir hangi paspasın altından çıktı... baktıkça afalladım, baktıkça zenginleştim, gözlerime bir buğu çöktü. anılar, olaylar, en çok da birlikteyken değeri anlaşılmayan, şimdi dört bir yana saçılmış güzel insanlar; özlenenler, beklenenler... uzun uzun konuştuk. "ya şu olmuştu, bunu yapmıştık, şu da gelmişti, hey gidi" laflarını duymaktan caner'in kedisi sıkılmıştı herhalde ki orayı burayı cormalıyordu sürekli. burada furup kediden bahsetmek lazım. elemanın kendisi yürüyen nostalji, adı efes. mr. bower'ın (rip) kedileri f ve s'i bilenler şu anda "aaaa" diyorlar tabii :P terbiyesizin, şerefsizin önde gideni, herşeyden önce de acayip hareketli. ben ki kedi ve birçok diğer hayvanata pak yaklaşmam -sevmiyorum işte!- efes'in sağımdan solumdan dolaşmasına izin verdim. kendini sevdiriyor yani. hazır gelmişken caner'i öğrencilerine sorayım dedim, 5 popüler cevap aldım; stilini seveceklerini ama sadece hakedenin sağlam not alabileceğini söylüyordum, "eğer caner'i tanıyorsam" diye ekleyerek tabii. yanılmamışım. neyse, kısa süre içinde yapabildiğim kadar gözlem yapmaya çalıştım okul hakkında. söylemem gereken ilk şey öğrenciler ile ilgili; daha önceki yıl grupları mezunlarla konuşmak, iletişim kurmak için şimdiki sıpalar kadar istekli değillerdi sanki. bu yönde bir değişim görmek güzel. her gidişimde aklımı hafsalamı tahriş eden şey bu kez de rahatsız etti beni: tev elindeki pahalı oyuncağı ile ne yapacağına bir türlü karar veremiyor! mesela, neden IB'ye geçildiğini hala anlayabilmiş değilim. kalburüstü liseler klasmanına (ki biz bıraktığımızda oradaydık diye hatırlıyorum) girme hamlesi mi? o zaman (doğrulamadım, duyumdur) robert niye IB'den çıktı? bu tür hamlelerle sadece bir "me-too" okulu olunabileceği görülemiyor mu? onu geçtim, okulun eğitsel (öğretmenler dahil) ve teknolojik donanımı IB ya da herhangi bir "özellikli program"ı aktif olarak destekleyebilecek durumda mı? öğrencileri olası tüm kulvarlarda koşturmak ne derece mantıklı? onları "kuantum yarış atları"na dönüştürerek bunu başarabilirsiniz ve evet, bu sayede aynı anda tüm kulvarlarda koşabilirler ama schrödinger amcam der ki bunlar at falan olmaz, olsa olsa kapalı kutudaki kedi olur, kutuyu açmadan (bir kati seçim yapmadan) içindekinin canlı olup olamdığını bilemezsin. işbu halde kediyi kutudan öyle ya da böyle canlı çıkaracak bir rehberlik ofisin var mı? okulun kendine özgü özelliklerini ortaya çıkracak özel bir müfredat tev gibi mütevelli heyetinin nüfuzu muazzam olan kırk yıllık bir vakfın gücüyle talim terbiye'ye onaylatılamaz mı? ayrıca okulun -isteyen nostomani diyebilir- eski zamanlarında, şu ankinden daha da eksik imkanları içinden diğer okullarla çok rahat kapışabilen -nostomaniden sidik yarışına geçiyorum- öğrenciler çıkıyordu. bu noktada -ki ceteris paribus demek isterdim ama imkanların gün geçtikçe geliştiği muhakkak- sorulması gereken en önemli ve can acıtıcı soru şu: acaba okulun şu anki öğrenci seçim yöntemi eski sisteme göre ne durumda? bunların irdelendiği bir arama konferansı acilen düzenlenmeli.
wired: ağustos ayınan beri wired dergisine uluslararası aboneliğim var. türkiye'deki dağıtıcısı dünya süper dağıtım'ın verdiği fiyatın beşte üçüne geldiğinden iyi bir alışveriş gibi gelmişti ilk başta, yalnız sadece ilk sayı zamanında geldi. hoş, diğer sayıların gelmediğini bildirdiğimde biraz mırın kırın etseler de süreyi uzatarak telafi ettiler ama ekim sayısı hala gelmemekle beraber eylül sayısı da ekim sonunda geldi. ekim ayının sonunda! ayıp diye birşey var yani. ayrıca adres değişiklikleri bile 6-8 hafta arasında işleme alınıyormuş. çüş! insanın wired gibi herşeyin en yenisinden, en güncelinden haber veren bir derginin abonelik servisinin bu kadar hantal olmasını kabul etmesi mümkün değil. bu ayki sayı da geç teslim tarihine kadar gelmezse abonelikten çıkıyorum. iğrençsin wired, çok leşsin conde nast.
robot: işten güçten ıvırdan zıvırdan hobiye projeye pek zaman kalmıyor ne yazık ki. yine de yapmayı planladığım robot için ufaktan aprça topluyorum. türkiye'de birçok şey gibi gereksiz pahalı satıldığından amerika'dan (eBay üzerinden) iki tane gps alıcısı aldım. robotun konumlanmasında ve -yapabilirsem- belli waypoint'leri izlemesinde yardımcı olacak bunlar. cihazları dış ortamda denedim, hassasiyetlerinden memnun kaldım. hatta etkilendim bile denebilir. iç mekanda ise ne evin içinde, ne de kule'de asma katın oradan sinyal alabildim; alabilseydim tam süper olacaktı. şimdi iş gps verisinin robot yazılımınca okunabilmesinde kullanılacak bir api bulmakta. geoframeworks diye bir yerin gps.net adlı bir ürünü var ama 300 dolar da vermek istemiyorum bu iş için, o yüzden open source bir alternatif arıyorum. sonraki adımlar ise yüksek torklu dc motorları bulmak ve bunları bilgisayar ile arayüzlemek. gps'den başka sensörler de gerekecektir; en basitinden bir webcam konulup ajanlığa başlanabilir mesela. sonrasında ısı, nem, etrafındaki cisimlere çarpmadan ilerlemesi için erim sensörleri de eklenebilir. tamamına eremeyen işlerim arasına kesinlikle girmeyecek bu iş; dikkat edeceğim en önemli şey bu olacak.
loto: kumarbaz madrabaz (ve bilgisayar sahibi) türk insanlarının kullanımı için bir loto kuponu yazım programı yazmaya giriştim. sayısal loto kuponunun ölçümleriyle başladım işe ve ilginç birşey ile karşılaştım.; SI birimlerinin kullanıldığı türkiye'de oynatılan bir oyunun kuponunun ve üzerinde işaretlenecek alanların boyutları hep inç cinsinden. ithal ürün kendi ölçü birimlerini de yanında taşıyor anlaşılan. tabi olması gereken, mili piyango'nun aynı normal piyango biletleri için yaptığı gibi bilyoner üzerinden rakam satıyor olması ama loto konusunda yaptıkları anlaşmalar milli piyango'nun alternatif satış kanalları kullanmasını engelliyor olabilir.
böyleyken böyle. özetle ben iyiyim, siz nasılsınız?
iş güç: accenture ile yaptığımız işte, işi onlardan devraldık, deyim yerindeyse yola katırlara devam edeceğiz. iş sırasında beklediğim her türlü olası gecikme nedeni bir bir gerçeğe dönüştü. mesela, değişkenlerdeki dil uyumsuzluğu önemli bir faktör imiş. dokümantasyonda önemli bir problem yoktu, yalnız offshore ekibinin bunları izlemekte ve uygun kodu yazmakta başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. mantık yürütmede ya da yazılı olması gerekmeyen, altmetinde bulunduğu halde "buradayım ulan ben!" diye bağıran detayları görmede çok ama çok zayıftılar. en kötüsü, birçok şeyi kendilerine yaptırmak gereksiz derecede zordu. öncelikle hiçbirşeyi ilk söyleyişte yapmıyorlar, yapıyorlarsa da ilk seferde doğru yapmıyorlar. testlerde bir adımı tekrar etmelerini istediğimizde (mainframe loglarına düşsün diye) "yahu şurada response xml'i var oradan bak işte" falan diyorlar ki gidiş dönüş bir manila bileti alıp alayına dalmak istiyor bünye, yalnız uçağa budaklı meşe odunu almazlarsa boşa gider seyahat. e tabi aldı beni bi' düşünce. onlarla çalıştığımız sürede mana veremediğim bir sürü şey oldu, ama herhalde en önemlisi onların yazdıkları, yani birinci derecede sorumlu oldukları servislerle ilgili testleri yine onların yapması ve gerekli düzeltmeleri benim yapmak zorunda kalmamdı. bu arada bir de hediye göndermişler, ahşaptan mızraklı kalkanlı bir kabile amcası.
şimdi onların bıraktığı yerden devam edeceğiz ama birçok zorun mevcut. test ortamında uygulama sunucusu aklına estikçe mola veriyor, diğer testler sırasında millet kafasına göre db indiriyor, region kapatıp açıyor. etrafına servis yazılmış bir transaction'da değişiklik yapıldığında servis işe yaramaz hale geliyor. her durumda konu kurum içi iletişim eksikliğinden kaynaklanıyor. bu konunun çözümü yukarıdan gelmeli, ama durumdan, daha doğrusu durumun vehametinden haberdarlar mı bilemiyorum. testçilere ise ayrıca sözüm var. evet, size laflar hazırladım! yahu hafızanız yok mu sizin? sorunların çözümüyle beraber bu işi de mi bize delege ettiniz? her seferinde "bunu size şu tarihte anlatmıştım" deyip o günkü maili forward'lamaktan gına geldi. "şu hatayı alıyorum, neden olabilir?" diye sormayın arık, öğrenmiş olmanız gerekirdi. üç ay önce.
29 ekim: 29 ekim tatilini fırsat bilip inanç'a gittim ve her zamanki gibi çok iyi geldi. iyi geldi gelmesine de, birçok soruyla ayrıldım yine. bunlara bu kısmın sonuna doğru değineceğim. okul günlerden pazartesi olmasına rağmen bomboştu; bir kısım eleman gebze'deki törenlerde, önemli bir nüfus da tüyap kitap fuarı'ndaydı. öğretmenlere de liderlik semineri düzenlemişler, hepsi oradaydı. caner'le (caner hoca mı desek?) gelmeden önce sözleşmiştik, rahatsızlığını (ki gerçekten rahatsızdı) bahane edip seminerin devamına katılmadı ve görüşme fırsatımız oldu. görüşmeden çok bir nostaljik yükleme oldu asılnda bu, çünkü caner'de mezun olduğumuz yıl çıkamayan yıllıktan kalanlar vardı. hala sağlam kaldığına açıkçası şu an bile inanamıyorum. okulun türkçe öğretmenlerinden -ve iflah olmaz bir floydian!- hüseyin uskan bulmuş yıllığı, tabi kimbilir hangi paspasın altından çıktı... baktıkça afalladım, baktıkça zenginleştim, gözlerime bir buğu çöktü. anılar, olaylar, en çok da birlikteyken değeri anlaşılmayan, şimdi dört bir yana saçılmış güzel insanlar; özlenenler, beklenenler... uzun uzun konuştuk. "ya şu olmuştu, bunu yapmıştık, şu da gelmişti, hey gidi" laflarını duymaktan caner'in kedisi sıkılmıştı herhalde ki orayı burayı cormalıyordu sürekli. burada furup kediden bahsetmek lazım. elemanın kendisi yürüyen nostalji, adı efes. mr. bower'ın (rip) kedileri f ve s'i bilenler şu anda "aaaa" diyorlar tabii :P terbiyesizin, şerefsizin önde gideni, herşeyden önce de acayip hareketli. ben ki kedi ve birçok diğer hayvanata pak yaklaşmam -sevmiyorum işte!- efes'in sağımdan solumdan dolaşmasına izin verdim. kendini sevdiriyor yani. hazır gelmişken caner'i öğrencilerine sorayım dedim, 5 popüler cevap aldım; stilini seveceklerini ama sadece hakedenin sağlam not alabileceğini söylüyordum, "eğer caner'i tanıyorsam" diye ekleyerek tabii. yanılmamışım. neyse, kısa süre içinde yapabildiğim kadar gözlem yapmaya çalıştım okul hakkında. söylemem gereken ilk şey öğrenciler ile ilgili; daha önceki yıl grupları mezunlarla konuşmak, iletişim kurmak için şimdiki sıpalar kadar istekli değillerdi sanki. bu yönde bir değişim görmek güzel. her gidişimde aklımı hafsalamı tahriş eden şey bu kez de rahatsız etti beni: tev elindeki pahalı oyuncağı ile ne yapacağına bir türlü karar veremiyor! mesela, neden IB'ye geçildiğini hala anlayabilmiş değilim. kalburüstü liseler klasmanına (ki biz bıraktığımızda oradaydık diye hatırlıyorum) girme hamlesi mi? o zaman (doğrulamadım, duyumdur) robert niye IB'den çıktı? bu tür hamlelerle sadece bir "me-too" okulu olunabileceği görülemiyor mu? onu geçtim, okulun eğitsel (öğretmenler dahil) ve teknolojik donanımı IB ya da herhangi bir "özellikli program"ı aktif olarak destekleyebilecek durumda mı? öğrencileri olası tüm kulvarlarda koşturmak ne derece mantıklı? onları "kuantum yarış atları"na dönüştürerek bunu başarabilirsiniz ve evet, bu sayede aynı anda tüm kulvarlarda koşabilirler ama schrödinger amcam der ki bunlar at falan olmaz, olsa olsa kapalı kutudaki kedi olur, kutuyu açmadan (bir kati seçim yapmadan) içindekinin canlı olup olamdığını bilemezsin. işbu halde kediyi kutudan öyle ya da böyle canlı çıkaracak bir rehberlik ofisin var mı? okulun kendine özgü özelliklerini ortaya çıkracak özel bir müfredat tev gibi mütevelli heyetinin nüfuzu muazzam olan kırk yıllık bir vakfın gücüyle talim terbiye'ye onaylatılamaz mı? ayrıca okulun -isteyen nostomani diyebilir- eski zamanlarında, şu ankinden daha da eksik imkanları içinden diğer okullarla çok rahat kapışabilen -nostomaniden sidik yarışına geçiyorum- öğrenciler çıkıyordu. bu noktada -ki ceteris paribus demek isterdim ama imkanların gün geçtikçe geliştiği muhakkak- sorulması gereken en önemli ve can acıtıcı soru şu: acaba okulun şu anki öğrenci seçim yöntemi eski sisteme göre ne durumda? bunların irdelendiği bir arama konferansı acilen düzenlenmeli.
wired: ağustos ayınan beri wired dergisine uluslararası aboneliğim var. türkiye'deki dağıtıcısı dünya süper dağıtım'ın verdiği fiyatın beşte üçüne geldiğinden iyi bir alışveriş gibi gelmişti ilk başta, yalnız sadece ilk sayı zamanında geldi. hoş, diğer sayıların gelmediğini bildirdiğimde biraz mırın kırın etseler de süreyi uzatarak telafi ettiler ama ekim sayısı hala gelmemekle beraber eylül sayısı da ekim sonunda geldi. ekim ayının sonunda! ayıp diye birşey var yani. ayrıca adres değişiklikleri bile 6-8 hafta arasında işleme alınıyormuş. çüş! insanın wired gibi herşeyin en yenisinden, en güncelinden haber veren bir derginin abonelik servisinin bu kadar hantal olmasını kabul etmesi mümkün değil. bu ayki sayı da geç teslim tarihine kadar gelmezse abonelikten çıkıyorum. iğrençsin wired, çok leşsin conde nast.
robot: işten güçten ıvırdan zıvırdan hobiye projeye pek zaman kalmıyor ne yazık ki. yine de yapmayı planladığım robot için ufaktan aprça topluyorum. türkiye'de birçok şey gibi gereksiz pahalı satıldığından amerika'dan (eBay üzerinden) iki tane gps alıcısı aldım. robotun konumlanmasında ve -yapabilirsem- belli waypoint'leri izlemesinde yardımcı olacak bunlar. cihazları dış ortamda denedim, hassasiyetlerinden memnun kaldım. hatta etkilendim bile denebilir. iç mekanda ise ne evin içinde, ne de kule'de asma katın oradan sinyal alabildim; alabilseydim tam süper olacaktı. şimdi iş gps verisinin robot yazılımınca okunabilmesinde kullanılacak bir api bulmakta. geoframeworks diye bir yerin gps.net adlı bir ürünü var ama 300 dolar da vermek istemiyorum bu iş için, o yüzden open source bir alternatif arıyorum. sonraki adımlar ise yüksek torklu dc motorları bulmak ve bunları bilgisayar ile arayüzlemek. gps'den başka sensörler de gerekecektir; en basitinden bir webcam konulup ajanlığa başlanabilir mesela. sonrasında ısı, nem, etrafındaki cisimlere çarpmadan ilerlemesi için erim sensörleri de eklenebilir. tamamına eremeyen işlerim arasına kesinlikle girmeyecek bu iş; dikkat edeceğim en önemli şey bu olacak.
loto: kumarbaz madrabaz (ve bilgisayar sahibi) türk insanlarının kullanımı için bir loto kuponu yazım programı yazmaya giriştim. sayısal loto kuponunun ölçümleriyle başladım işe ve ilginç birşey ile karşılaştım.; SI birimlerinin kullanıldığı türkiye'de oynatılan bir oyunun kuponunun ve üzerinde işaretlenecek alanların boyutları hep inç cinsinden. ithal ürün kendi ölçü birimlerini de yanında taşıyor anlaşılan. tabi olması gereken, mili piyango'nun aynı normal piyango biletleri için yaptığı gibi bilyoner üzerinden rakam satıyor olması ama loto konusunda yaptıkları anlaşmalar milli piyango'nun alternatif satış kanalları kullanmasını engelliyor olabilir.
böyleyken böyle. özetle ben iyiyim, siz nasılsınız?
Labels:
accenture,
hobi,
inanç lisesi,
iş,
kekremsi,
proje,
zamansızlık
Monday, October 8, 2007
disko disko partizani
kıpır kıpır ülen!
yapacak çok şey var... üzerinde çalıştığım herbi'şeyi bırakıp facebook uygulaması kasmak istiyorum, ama zaman?
Monday, July 2, 2007
my computer is not fubar at all, only a little shaken
makinamı toparladım, bir sürü de şey yaptım ama yazmaya pek zamanım yok.
fermat'ın "kanıtını buldum, ama bu sayfanın kenarına sığmayacağından yazmıyorum" demesi gibi bi'şey.
fermat'ın "kanıtını buldum, ama bu sayfanın kenarına sığmayacağından yazmıyorum" demesi gibi bi'şey.
Monday, June 4, 2007
icraatin içinden
kaç zamandır üzerinde çalıştığımız proje bitti. evet, bitti! işin en kolay kısmı bittiğini söylemek herhalde. ürünün reklamı olduğunda "şunun şurasını burasını ben yaptım" diyebilmek güzel olacak.
geleneksel blog ihmal rutinine girdim geçen hafta, oysa ki yazacak şeylerim de vardı. mesela, salı günü inanç oyuncularının eyüboğlu koleji'nde oynadıkları oyunu seyrettim: "gözlerimi kaparım vazifemi yaparım". süperdi, kesinlikle süperdi. en sevdiğim kısımları mimiklerdi; vicdani'nin afalladığı anlar, müzik yapan tayfanın oyunla etkileşimi dibimin düşmesine yetti. yalnız kimi anlarda oyuncuların ne söylediğini anlamakta fena halde güçlük çektim, kelimeler olmadık yerlerde iç içe girdi. ayrıca sıklıkla tekrarlanan söyleyiş hataları rahatsız ediciydi. nerede "erkân" geçtiyse hepsi "Erkan" diye telaffuz edildi. çalışılmamış demek ki. herşeye rağmen istanbul'da "benim" diyecek birçok tiyatro kumpanyasından iyilerdi, ki o kadar da farkları, farkımız olsun zaten... tüm olay bir yarışma dahilinde olduğundan sonuç ne oldu diye meraklardayım, ama şu zamana kadarki sessizlik birşeyler anlatıyor sanki :P
"egiboy planlama teşkilatı" başlığı altında egiBlog'da bahsettiğim işler tarihin sayfalarına en kral vaporware'ler olarak geçecek gibi. uygun zamanı bekleye bekleye günleri tüketiyoruz, ama değecek; vallahi değecek, billahi değecek. mesela bir ara bahsettiğim ex libris olayıyla entegre bir kişisel kütüphane uygulaması kasıyorum, bittiğinde süper olacak. tabi kongre kütüphanesi çapında bir yer için planlamıyorum, ortada gezen kütüphanecilik standartlarına falan da pek kulak asmıyorum, işimi görsün yeter. so much to do, and so little time...
işte (iş'te) de tekrar java'ya dönüyorum sanki, tahtalara vuralım...
geleneksel blog ihmal rutinine girdim geçen hafta, oysa ki yazacak şeylerim de vardı. mesela, salı günü inanç oyuncularının eyüboğlu koleji'nde oynadıkları oyunu seyrettim: "gözlerimi kaparım vazifemi yaparım". süperdi, kesinlikle süperdi. en sevdiğim kısımları mimiklerdi; vicdani'nin afalladığı anlar, müzik yapan tayfanın oyunla etkileşimi dibimin düşmesine yetti. yalnız kimi anlarda oyuncuların ne söylediğini anlamakta fena halde güçlük çektim, kelimeler olmadık yerlerde iç içe girdi. ayrıca sıklıkla tekrarlanan söyleyiş hataları rahatsız ediciydi. nerede "erkân" geçtiyse hepsi "Erkan" diye telaffuz edildi. çalışılmamış demek ki. herşeye rağmen istanbul'da "benim" diyecek birçok tiyatro kumpanyasından iyilerdi, ki o kadar da farkları, farkımız olsun zaten... tüm olay bir yarışma dahilinde olduğundan sonuç ne oldu diye meraklardayım, ama şu zamana kadarki sessizlik birşeyler anlatıyor sanki :P
"egiboy planlama teşkilatı" başlığı altında egiBlog'da bahsettiğim işler tarihin sayfalarına en kral vaporware'ler olarak geçecek gibi. uygun zamanı bekleye bekleye günleri tüketiyoruz, ama değecek; vallahi değecek, billahi değecek. mesela bir ara bahsettiğim ex libris olayıyla entegre bir kişisel kütüphane uygulaması kasıyorum, bittiğinde süper olacak. tabi kongre kütüphanesi çapında bir yer için planlamıyorum, ortada gezen kütüphanecilik standartlarına falan da pek kulak asmıyorum, işimi görsün yeter. so much to do, and so little time...
işte (iş'te) de tekrar java'ya dönüyorum sanki, tahtalara vuralım...
Thursday, March 15, 2007
kıskanıyorum!
... but my intentions are good :)
yani, gıpta ediyorum da denilebilir.
şöyle ki; şirin'in blog'undan bir tane de ben istiyorum!!! bir yerlere gideyim, yeni birşeyler göreyim, öğreneyim istiyorum. ne bileyim, "yaşasam ya biraz " diyorum...
oluyor mu? olmuyor, şimdilik...
1 haftadır dune'un 3. kitabını, children of dune'u okuyorum, hastasıydım, daha da feci hasta oldum. sırada da 4.sü, god emperor of dune var. du bakali n'olcek?
yani, gıpta ediyorum da denilebilir.
şöyle ki; şirin'in blog'undan bir tane de ben istiyorum!!! bir yerlere gideyim, yeni birşeyler göreyim, öğreneyim istiyorum. ne bileyim, "yaşasam ya biraz " diyorum...
oluyor mu? olmuyor, şimdilik...
1 haftadır dune'un 3. kitabını, children of dune'u okuyorum, hastasıydım, daha da feci hasta oldum. sırada da 4.sü, god emperor of dune var. du bakali n'olcek?
Monday, February 12, 2007
kendinden nefret etmek...
eğer bu blog'u takip ediyorsanız (ki ayda bir -o da belki- giriş yapılan bir blog ne kadar izlenirse) "egiboy planlama teşkilatı" ibaresini içeren başlıklı girişler görmüşsünüzdür. "onu yapacam, bunu edecem, kelebek gibi uçacam, arı gibi sokacam" mealinde hede-hödölerden oluşurlar genelde. işte benim derdim de bunlarla...
yok kardeşim, uğraş(a)mıyorum ben bunlarla! eve geldiğimde sıvı-pelteleşiyor, oturduğum/uzandığım kanepenin şeklini alıveriyorum hemencecik. bu pasif jimnastik sekansından arta kalan zamanımda da istemediğim halde elimdeki/kafamdaki işlere maymun iştahlıca, round-robin usulü daldan dala atlayarak bakıyorum, ama hiçbiri hakettiği zamanı benden alamadığı için ilerleyemiyor.
eldeki iş de çok:
yok kardeşim, uğraş(a)mıyorum ben bunlarla! eve geldiğimde sıvı-pelteleşiyor, oturduğum/uzandığım kanepenin şeklini alıveriyorum hemencecik. bu pasif jimnastik sekansından arta kalan zamanımda da istemediğim halde elimdeki/kafamdaki işlere maymun iştahlıca, round-robin usulü daldan dala atlayarak bakıyorum, ama hiçbiri hakettiği zamanı benden alamadığı için ilerleyemiyor.
eldeki iş de çok:
- milyon yıldır beklemede olan ek$iVista web uygulaması bitirilecek (ki neredeyse 2006 haziran'da bıraktığım yerde duruyor),
- anket/test uygulaması (ki adını quant koydum - questions & answers tool) fikri geliştirilmeyi bekliyor (muhsin abi'nin mega projesi -strictly confidential- de buna dayanabilir),
- inanç lisesi web sitesinin durumu rezalet, okulun iddiasını taşıyamayacak halde. yerine yap(tır)ıldığını duyduğum site daha da berbat görünüyor. oturup birinin birşeylerle ortaya çıkmasını beklemek yerine daha önce (yaklaşık 4-5 yıl!) oluşturduğum bir taslağı güncelleyerek, yapılması düşünülen siteye çok daha sağlam bir temel hazırlanabilir (mütevazı olamıyorum, argh!). bu taslağı güncelleyecek zamanı da bulursam tabii. neyse ki bunu ötelemek için kendime geçerli bir bahane bulabildim :P
- çılgın sürükle-bırak tabanlı bir erp uygulaması yazmak istiyor gönül, ki bu da yaklaşık 2 yıldır ilgi bekliyor. eğer girişilip ürün ortaya konulursa daha başka birçok alanda (simulasyon, diyagram çizimi, basit mantıksal devre tasarımı, vb.) kullanılabilir, ki kuyrukta bekleyen eğlenceli iş olduğunu söyleyebilirim.
- tüm bunların arasında kendimi ihmal ediyormuş gibi görünüyorum, ama bu tabii ki nşa'da mümkün değil. ne yapılacak? dört başı mamur bir kişisel web sitesi döşenilecek.
Subscribe to:
Posts (Atom)