Showing posts with label kekremsi. Show all posts
Showing posts with label kekremsi. Show all posts

Monday, February 14, 2011

ben bugün bunları buldum, 14.02.11


  • fi tarihinde lisedeyken yaptığımız bir düşünce deneyi ile ilgili bir şeye rastladım, onu paylaşayım dedim. bitkilerin yeşil dokusunda bulunan klorofili ayrıştırıp enerji üretiminde kullanmanın mümkün olması gerektiğini düşünüyorduk. amcalar konuya el atmışlar: http://www.economist.com/node/21015679?fsrc=nwl

  • taksi işletimi konusunda katedilebilecek önemli bir mesafe mevcut; araç kalitesi konusundan şoförlerin hal/tavır/davranışına, araç içi hizmetlere kadar iyileştirilebilecek ve farklılaştırılabilecek çok şey var. bahsettiğim noktaların önemli bir bölümüne çözüm getirmiyor olsa da "bir yerden başlamak lazım"dan hareketle incelenebilecek ve memlekette uygulanabilecek bir iş fikri var: uber. normal taksiden pahalıya geliyor (%10 kadar diyor ama bana daha yüksekmiş gibi geldi) ve bu özelliğiyle türkiye'de uygulanabilirliği düşük. ne var ki kullanılan araçların standardı da harcıalem taksilere göre yüksek, yani fiyatı hak etme yönünde bir çaba da yok değil. şu anki haliyle ancak back-up'ın özel şoförlü transfer hizmetine benziyor, ama en az bir gün önceden rezervasyon yaptırma şartı yok, uygun durumda araç varsa en geç on dakikada geliyor.

  • programcılık/yazılımcılık ile ilgili şık alıntılar: http://stackoverflow.com/questions/58640/great-programming-quotes

Sunday, January 31, 2010

iPad gelmiş neyime

iPad konusunda hislerime tercüman olacağına gönülden inandığım birine sözü bırakıyorum.  buy'run sayın hitler :)

Tuesday, December 1, 2009

nizam-ı blog

bir ara egiBlog'a biraz nizam, intizam vermek lazım.  güzel bir şeyler tasar etmek ve o tasarımı tavizsiz uygulamak lazım...

... ne var ki şu anki gidişata göre bu iş gelecek yılın işiymiş gibi duruyor.  iş dışı işlerden -amma da "iş" dedim ha!- şu sıra zamanımı sömüreni, dükkandaki dosya paylaşım sistemimin (filezilla server üstü 1-2 el yapımı uygulama) gözden geçirilmesi.  şimdilik kim neyi kaç kez indirmiş, upload yapanlar ne kadar upload yapmış, onları incelemeye çalışıyorum.  tüm server log'larını (2008 mart-bugün) bir db'ye aktarıyorum; bu şekilde her halükarda n tane log dosyasına göre daha sorgulanabilir olacak elimdeki veri.  daha ileri aşamalarda ise paylaşım sisteminde neleri tutup neleri atacağımı belirlemeye çalışacağım.

işte de bir aralık ayı klasiğiyle uğraşıyor olacağım.  dükkanın müşterilerine biraz pahalıya patlayacak bir iş :)

twitter'a fena sardırdım şu sıra.  geçen sene nisan'da başlamışım tweet'lemeye.  hatta baktım ki, yukarıda bahsettiğim işe twitter'da değineli bir yılı geçmiş (uuu, yüzkarası).  egiBlog'a eskisinden de seyrek yazıyor olmamın en temel nedeni olsa gerek twitter.

Monday, October 19, 2009

uzun hikaye

the following events take place between 03.09.2009 and 19.10.2009.

yetişmeli.  yetişmek zorunda.  aralıklarla da olsa aylardır bunun üzerinde çalışıyorum ve bazı şeyleri elde etmem tamamen buna bağlı.  lafı dolandırmanın lüzumu yok; "bu", allah'ın belası bitirme projem.  egiBlog'u takip ediyorsanız aşağı yukarı ne üzerine olduğunu da biliyorsunuzdur zaten ama kısa bir özet geçeyim ben yine de.  a durağından b durağına sadece otobüs kullanarak en az sayıda aktarma ile en hızlı nasıl gidilir sorusuna istanbul özelinde cevap bulmaya yarayan bir uygulama yazdım.  veriler iett web sayfasından apartma, algoritmasını ise elcağızlarımla hazırladım.  ağustos'un bilmem kaçında teslim etmek üzere hazırlanmış olsam da birtakım düzenlemeler için 15 gün ek süre aldım ve bu 3 eylül 2009 saat 23:59'da doluyor.  mesai sonu rapora son şeklini vermek için kendimi paralıyorum pink'in funhouse'u eşliğinde.  ama ne paralamak; 5 dakikada bir saate bakmalar, materyalin ne kadarını kullandığımı tekrar tekrar defalarca kontrol etmeler, gerim gerim gerilmeler.  gerilmek için proje haricinde çok sağlam bir neden de mevcut; proje teslimatının hemen ertesi günü izine ayrılıyorum ve o günün sabahına uçak biletlerini almış, kalacağım yerin rezervasyonunu falan halletmiş durumdayım.  elimdeki işin ertesi güne kalma ihtimali söz konusu bile değil yani.  neden sonra raporu tamamladım, çıktısını aldım, uygulama + veritabanını bir diske yazıp paketledim.  saat 23:05 falan.  o saatte okula, hisar kampüs'e uzandım, projeyi hocanın kapısının altından attım ve aynen eve döndüm.  3 saat uykuyla izmir uçağına bindim.

iki saat sonra geçen sene bu zamanlarda neredeysem oradaydım, tabii çok önemli bir farkla.  bu yıl yanımda valide hanım hazretleri de var.  zaten bu yıl da kuşadası'na gitmiş olmamın esas nedeni de bu; macera aramıyoruz, bildiğimiz yerde takılıyoruz.  kalacağımız yer yılancıburnu'na (ve dolayısıyla batıya) bakan bir yamaca kurulu bir apart otel.  alelacele yerleşip o yorgunlukla denize girmek tarif edilemez bir duygu, ki şu anda edemiyorum.  on nümero, harika, hislerin hası.  ilerleyen günlerde apart'taki hizmet kalitesinden dolayı epey canımız sıkıldı ama çok da kafamıza takmadık; bütün gün dışarıdaydık zaten ve iki kişi 70 m2 mekanda yayıla yayıla dinlendik. her neyse, bu yılda türk-yunan dostluğunu ilgilendiren gelişmeler oldu ada'da.  geçen yıl 7 eylül'de (ada'nın düşman işgalinden kurtuluş günü) geldiğimden birincisini kaçırdığım 2. kuşadası-samos dostluk barış festivalinin bu yakadaki etkinliğini izledim.  5 eylül.  yeni düzenlenen "ismail cem dostluk ve barış meydanı"na iki blok halinde sandalyeler atılmış, bir tarafta bizim yerliler tıklım tıkış, diğer taraf ise yolları gözlenen yunan dostlarımıza ayrıldığı için boş tutuluyor.  zabıta pek bir şahin, barış güvercini bile olsa kuş uçurtmuyor o rezerve kısımda.  ufaktan oturanlara da sataşmadan edemiyoruz; "kalispera madam!"  taş konusu hanımefendi "gavurlar gelince kalkacağım" diye açıklama yapma ihtiyacı hissediyor.  neden sonra iki elin parmaklarını biraz geçen sayıda samos'lu geliyor ve kalan -ve zaten öyle ya da böyle oturduğumuz- yerlere oturma hakkımız teslim ediliyor; de facto değil de jure oturuyoruz.  karşı kıyıdan bir müzik grubu bildik ezgiler çalıyor, aralarına bir ara fuat saka da katılıyor.  eşlik edebildiğimiz kısmına eşlik ediyoruz.  sonrası ise tam bir yapmacıklık gösterisi; havada uçuşan benden-sana-senden-bana plaketler, eleutherion'lu synergasia'lı adelphoi'li şişirme tiradlar, ateşte yemek bırakmış ev hanımı ürkekliğinde ve becerisiyle çeviri yapan grek teyze ve kuşadası ticaret odası başkanı'nın tüm gecenin foyasını ortaya çıkaran "burada kardeş ayağı yapıyorsunuz ama kapınıza vize istemeye gelince şekilden şekile giriyoruz" mealindeki son sozü.  bu esnada yunanistan'ın izmir başkonsolosunun yüzünün geçirdiği renk ve şekil değişikliklerini takip etmekte zorlandığımı söylersem yanlış olmaz.

ha, iki gün sonra ne oldu?  dostlarımızdan kurtulduğumuz için bir şenlik, bir şenlik!

istanbul civarını sel bastığı sıra 1-2 gün yağmur yağdı, farketmeden iki haftayı doldurduk ve geri döndük.  geldiğim gibi kendimi nerede bıraktıysam orada buldum.  kritik arşiv işlerinden biri patlamış ve mutlaka benim bakmam gerekiyor.  bir provizyon kaydıyla ilgili detaylı bilgi isteniyor, zamanında ben vermişim, ben yokken o detayda bilgi alamamışlar, benim verdiğim gibisini istiyorlar.  geldiğimin ilk günü bir saat erken çıkmam gerekiyor, çünkü mezuniyet törenime katılmam gerekiyor.  projem kabul edilmiş yani her nasılsa.  orada biraz sallanıyorum.  ilerleyen günlerde de okuldan 300 tl alacağım olduğunu öğreniyorum.  unutmazsam bir ara bölümden yazı alıp saymanlığa bırakmam gerekiyor.  parayı okula vermek ise her nedense geri almaktan çok daha kolay.

dükkanda işler oldukça yoğun, sorumluluklar giderek artıyor.  yakınlarda terfilerin açıklanma ihtimali var ve bizim tertipten (ocak '07 girişliler) en az bir kişinin proje sorumlusu olacağı yönünde bir beklentimiz var.  ben olursam hayır demem :) ept adına yeni bir şey yok, hiçbir ept işinin kapağını bile açmadım bu ay.

Monday, July 20, 2009

proje nasıl gider?

salla.  hayatın nasıl gittiği önemli...

...diyesim var ama şu sıralar hayatım proje, daha doğrusu projenin bitmesi hayat memat meselesi.  nisan sonunda işi bıraktığım noktadan çok farklı bir yerde değilim ne yazık ki;  o zamandan beri dükkanda yoğun bir çalışma temposu içerisindeyim ve arada kaç ayrı işle uğraştığımı ben bile bilmiyorum.  en fazla el oyalayanları hesap işletim masrafından muaf olan hesapların tespit edilmesi üzerine yaptığım çalışma (muaf olmayanlardan masraf alınması işlemi otomatik, ama biz tetikledik :)) ve bu yakınlarda devreye alacağımız altın ile ilgili olan işimiz olsa gerek.  bunların etkisinden ve zaman sömürüsünden kurtulup az biraz da olsa projemle uğraşma fıratı buldum şu yakınlarda.  ağustos başına kadar teslim etmem gerektiği için ve en başta planladığım proje adımlarının tümünü bu süre içinde tamamlayamayacağım için işin kapsamını daraltacağım; süre tahmini yapmayıp sadece aktarmaları hesaplayacağız.  süre tahmini için çok daha fazla zamana gereksinimim var, çünkü tüm duraklar arası mesafelerin ölçülmesi, yoğunluk haritasında verilen sensör kapsama alanlarının durak ağı ile eşleştirilmesi, ana arterler (ve dolayısıyla yoğunluk ölçümü kapsamı) dışında olan rotalar için de bir trafik yoğunluğu modellemesi yapılması gerekiyor.  10 güne sığar bir iş değil doğrusu.  ben de bu 10 küsur günü yazdığım aktarma motoruna güzel bir görsel arabirim hazırlamak ve eldeki işi raporlamakla değerlendireceğim.

aktarma motoru derken o konuda nisan sonundan beri epey bir gelişme oldu, daha doğrusu olması gerekti.  programın ilk haliyle gerçek iett verisini kullanarak test yaparken -test güzergahı da bendenizin birkaç sene önceki zoraki rotası, beyaz köşk - koç üniversitesi arası; sadece otobüsle gideyim derseniz 3 aktarma yapmadan, yani 4 ayrı otobüse binmeden gidemezsiniz- 3 aktarma ile oluşan olası rotaların hesaplanması yarım saatten fazla geçtiği halde tamamlanamadı.  bu durumu test verisiyle yakalamam mümkün değildi, çünkü arada önemli bir ölçek farkı var; test veri seti 36 hat ve 110 durak bilgisi içerirken iett verisinde 536 hat ve yaklaşık 4500-5000 durağın bilgisi mevcut.  bu test rezaletinden sonra programı elden geçirip hesaplamada kullandığım veri yapısını optimize ettim.  artık aktarma bilgisini bir ağaç yapısında değil, özel amaçlı süpersonik bir tabloda tutuyorum. daha önce yarım saatte tamamlanamayan hesaplama da birkaç saniyede tamamlanıyor.

şu sıralar okul ve iş dışı uğraştığım bir çok yan işi oldukça kolaylaştıracak bir çizim tableti sipariş ettim amazon'dan.  amerika tayfasının önemli bir bölümü denizin bu tarafında olduğundan siparişimin bana ulaşması için başka bir yol seçmek zorundayım.  dhl'in borderlinx adlı amerika'dan posta kutusu hizmetinde üye olmuştum, onu denemek için iyi bir fırsat.  buna benzer myusabox gibi siteler de var ama kullandığım süre içinde dhl'den çok memnun kaldığım için macera aramaya gerek olmadığını düşündüm.  du bakali n'olcek...

Saturday, April 25, 2009

ayda bir anca

yoğunum.

öyle böyle değil, her yerden iş yağıyor.  iş yapmaktan iş yapamıyorum; araya giren ıvır zıvır şeyler yüzünden esas uğraşmam gereken ve hepsi de zaman kısıtlarına bağlı işlere eğilmek bir türlü nasip olmuyor, olamıyor.  hani iş konusunda gevşek davranan, yumurta kapıya dayanmadan harekete geçmeyen biri olsam anlayacağım ama böyle bir durum da yok.  işin boktan tarafı, temmuza kadar böyle gidecek gibi.  geçen seneki gibi saçmasapan bir zamanda tatile çıkmak durumunda kalmam umarım.  iyi blog yazısı çıkıyor böyle zamanlarda fakat bünye üzerindeki etkisini sorun siz bir de :)

bitirme projesinde test verisi üzerinde işi epeyce kolayladım.  test verisi derken hafiften istanbul'u andıran (iki bağlantıyla birbirine bağlanmış iki büyük blok) bir bağlantılar grafiği oluşturdum.  110 nokta ve bunları bağlayan 200 küsur doğru parçası duraklarımı ve yol ağını oluşturdu.

[caption id="attachment_181" align="aligncenter" width="419" caption=""test şehri""]"test şehri"[/caption]

durak adları önce y, sonra x koordinat düzlemindeki harf alınarak elde ediliyor, örneğin şehrin kuzeybatı ucundaki durağın adı ka.  bu bağlantılar grafiğindeki yolları izleyerek 110 noktanın tamamını kapsayan 36 hat oluşturdum.

[caption id="attachment_189" align="aligncenter" width="439" caption="hat yayılımı"]hat yayılımı[/caption]

tek tek hatları vermeyeceğim, meslek sırrı :)

işin "epey kolaylanmış" kısmı aktarma hesaplamasını yapan program.  programa başlangıç ve bitiş duraklarıyla beraber maksimum aktarma sayısını girince mantıklı sonuçlar elde edebiliyorum. mesela ab noktasından maksimum 2 aktarmayla jk noktasına nasıl gidildiğini hesaplayalım:



[caption id="attachment_198" align="aligncenter" width="392" caption="hesaplanmış aktarmalar"]hesaplanmış aktarmalar[/caption]

ortaya çıkan seçenek ağacındaki ilk seçeneği şu şekilde dillendirebiliriz: "ab'den 00 numaralı otobüse bin. 1 durak sonra bc'de inip oradan 04 numaralı otobüse bin. 6 durak sonra jk'da in."  arada tek aktarmalı bir seçeneğin (ab'den 04 otobüsüyle 7 durak sonra jk) de bulunduğu, yani maksimum aktarma sayısından daha az aktarmaya sahip durumların da hesaplandığı görülebilir. güzel yani :)  bu yapıya seyahat süresi tahmini ile ilgili yapıyı da eklemlediğimde daha da güzel, tadından yenmeyesi bi'şey çıkacak ortaya.


yarın da dernek yönetim kurulu var ve bu yüzden ferdaanım'ın brunch'ını (so posh, ain't it?) ekiyorum.  zaten sabahın 10'unda kanlıca'da olmamı sağlayacak hızı ve gazı bulmak zor, hele bu sabah bir pazar sabahı ise.  uyuy'cam len?!



Monday, December 15, 2008

egiboy planlama teşkilatı ciddiye bindi

egiBlog'da arada bir hakkında yazılıp çizilip kafa tütsülemekten başka hiçbir işe yaramamış varsayımsal bir oluşumdur egiboy planlama teşkilatı. uygun zamanı ayırabilsem girişebileceğim işlerin bir kurumsallaşmış ve dahi yosun tutmuş bir listesi... anahtar kelime "zaman" tabii burada; devamlı yokluğunu çektiğimiz, bol bulduğumuzda da har vurup harman savurduğumuz şeylerin başında gelir. sizin için olmayabilir ama benim için fena halde öyle. madem zaman ayırılamıyor, o zaman ept işlerini zaman ayırmak zorunda olduğum bir etkinliğe yedirerek yürütmek şu an için en mantıklı seçenek. ben de öyle yapayım dedim, o projelerden birini (istanbul ulaşım rehberi/karar destek sistemi) bitirme projesi (tezsiz yüksek lisans ya, tez olamıyor) olarak seçtim. başlayıp tamamına erdireceğiz bi' şekil. iett'nin sayfasında benzer bir uygulama var ama bunu bir adım daha geliştireceğiz; bizim uygulamamız canlı trafik verisi üzerinden varış saati tahmini yapacak. veri kaynağı iett ve istanbul büyükşehir belediyesi trafik kontrol merkezi yoğunluk haritası. bunları besleyen birincil kaynaklar (veritabanı ya da web servisi) genel erişime ya da bir programlama arabirimi üzerinden tüketime açık olmadığından programatik şekilde yukarıda adı geçen web kaynakları taranıp ayrı bir veritabanına alınacak. bu veritabanından da bir ulaşım/aktarma ağı ve buna eklemlenmiş bir trafik yoğunluk modeli elde edilecek.

iett hat detaylarının verildiği web sayfaları web standartlarının canına okuyan, çok kötü hazırlanmış sayfalar ve bu nedenle daha önce yine burada bahsettiğim classifier ile okunamıyor. kaba kuvvete, yani regex'e başvurmak farz. trafik datası ise bir flash arabirimi ile sunuluyor, yani herhangi bir web sayfasını okur gibi okumak imkansız. neyse ki bu flash uygulaması bir xml dosyasından besleniyor ve taraması kolay. bu datanın bir eksiği de sadece ana arterlerle ilgili veri sağlaması. ara sokaklar için ayrı bir model kasmak gerekebilir.

bittiğinde güzel olacak sanki...

Monday, June 30, 2008

talim terbiye

şu sıralar kafa yorulan şeyler:

  • lise öğrencileri için bir yazılım geliştirme programı (müfredatı). bir iş çıkışı aktivitesi planlıyorum inanç için ilerleyen tarihlerde ve big-O notation falanla başlarsam tırsarlar diye korkuyorum :)
  • egiboy planlama teşkilatı "proce"leri. artık planlı bir şekilde girişmek lazım kendilerine.
  • mezunlar derneği: 6 ay oldu kurulalı ve hiçbir hareket yok. bir tek organizasyon düzenlenmedi, ilk genel kurulda bahsedilen işlerin çoğuna el bile sürülmedi. yanlış birşeyler var.
dahası da var, ama yazının uzunluğu şu an ağır basan uykunun ağırlığıyla ters orantılı. egiboy'in 5 adet cevizi var ve hiçbirini de size vermeyecek.

Thursday, May 29, 2008

altivi patladı!

günün haberi bu olsa gerek; altivi'nin sahipleri dolandırıcılık iddiasıyla gözaltına alınmış. her ne kadar zamanında inceleyelim, tüketici davranışlarını ortaya dökelim diye verilerini analiz etme çabası göstermişsem de zamanında, müşteri deneyimimden çıkardığım tek şey ortada birşeylerin döndüğüydü. herhangi bir mahkemece verilmiş bir ceza kararı var mı? yok, o nedenle site sahiplerine dolandırıcı diyebilir miyiz? şimdilik diyemeyiz. yine de site verilerinin etraflıca incelenmesiyle birçok detay ortaya çıkacaktır. buradaki ilk incelemelerimizi hatırlayanlar olacaktır, o zaman site neredeyse 2 milyon ytl içeride görünüyordu. böyle bir girişimin mümkün olamayacağı, olsa bile ayakta kalamayacağı çok belliydi. eğer şu zamana kadar bu sistemi iddia edildiği gibi tamamen teklif ücretlerini iç etmek suretiyle yürüttülerse yazıklar olsun tabii.

üzüldüm, zira türk müşterilerin bu tür satış modellerine olan güveni zedelendi.

Tuesday, May 27, 2008

terms of service

egiBlog'da kullanabileceğim bir widget geliştirmek için bir deneme blog'u açmıştım. sadece başlık, başlıkla aynı entry içeriği ve {a, b, c, d, e} kümesi içinden belli bir bağlantı ağı oluşturacak şekilde tag'leri olan entry'ler girmiştim. tamı tamına 21 tane. sonrasında ne oldu? google şahaneleri bu deneme blogunu askıya alıp dışarıdan erişimi engelledi. niye? süper bayesian filtreleri bu blogu spam blogu olarak sınıflandırmış. eğer 20 gün içinde itiraz etmezsem blog otomatikman silinecekmiş. itiraz sonrası da inceleme yapılacak, ona göre blogun geri gelip gelmeyeceği belli olacakmış. itirazımı yaptım, 5 gün kadar sonra da hiçbir şey olmamış gibi geri geldi test blogum.

anlamadığım konu, dışarıdan herhangi bir sayfaya bir tek link bile yokken (PageRank avcılığı yapmak istemiş olabilirdim) salak sepet bir otomatizasyonla zor durumda kalmış olmak. demek ki neymiş, her denetleme işini algoritmalara devretmek için biraz erkenmiş.

algoritma derken, xkcd'deki karikatür sayfalarının hepsinin altında şu metin var; her okuduğumda gülümsetir:
We did not invent the algorithm. The algorithm consistently finds Jesus. The algorithm killed Jeeves.
The algorithm is banned in China. The algorithm is from Jersey. The algorithm constantly finds Jesus.
This is not the algorithm. This is close.
karikatürlerin hepsi zaten başlı başına yarıcı. az biraz takılın; bilimle ilgileniyorsanız ya da mühendisseniz zaten apayrı bir tat alacaksınız.

Tuesday, April 15, 2008

umudumuz çizgelerde

daha önce de değindiğim gibi çağımız bilgi çağı değil, veri çağı; her tarafımız veriyle dolup taşıyor. verilerin anlam kazanıp bilgiye dönüşebilmesi için işlenmesi, hiç değilse birbirleriyle ilişkilendirilmesi gerekli. ilişkiler bir bağlam ortaya çıkarır ve eldeki verinin daha sağlıklı yorumlanmasını, dolayısıyla kullanışlılığının artmasını sağlar.

verilerin işlenmesi ve ilişkilendirilmesi bu derece önemli. ayrıca görünen o ki verileri bir şekilde ilişkilendirmesini becerenler hayallerinin de ötesinde kazanıyorlar. google mesela. web sayfalarını yalnızca meta tag'lerine göre fihriste almak yerine hepsini yönlü bir çizgenin (directed graph) eklemleri (node) olarak görüp bu eklemlere giren ve çıkan linklerin sayısı ve eklemlerin görece ağırlıklarına göre bir hesap yapması ve sayfaları bu hesabın sonuçlarına uygun şekilde (PageRank diyoruz şimdi kendisine) sıralayıp listelemesi google'ı şu anki konumuna getirdi. facebook'u alalım; her ne kadar ortalığı çerden çöpten uygulamalarla karmakarışık hale getirmiş ve kimi reklam programları (Beacon) ve benzeri girişimleri özel hayatın gizliliği merkezli mide bulantıları yaratsa da temelinde bambaşka bir amaç yatıyor facebook'un. bu amaç üyelerinin, belki bir gün insanlığın sosyal çizgesini (1)(2) çıkarmak.

eninde sonunda bilişim -daha da daraltmak istersek internet- dünyasında en parlak fikirler ya da parlak fikir bekleyen problemler (gezgin satıcı, 4 renk teoremi, vs.) bir şekilde çizgelerle ilgili. bu nedenle çizge teorisi ve uygulamaları üzerinde emek sarfetmeli. hesaplamalı bilimler -ve dolayısıyla bilişim dünyası- için bir umut varsa, o da çizgelerde.

(1) Social Graph: Concepts and Issues, Alex Iskold
(2) Thoughts on the Social Graph, Brad Fitzpatrick

Monday, April 14, 2008

bilgi çağı?

her yerde duymaktan sıkıldığımız birşeydir, acaip de klişedir şu "bilgi çağı"nda yaşadığımız zırvası. bir kere terimleri adlandırış şeklimiz yanlış. konu ile ilgili bir üçlü vardır ingilizce'de:

data -> information -> knowledge

türkçe'de son ikisi bilgi diye kestirilip atılıyor genelde, ilki ise hepimizin bildiği ve sevdiği veri. neyse, sorunumuz information ve knowledge sözcüklerinin aynı anda bilgi olamayacakları durumu. bu iki kavramı ayrıştırma denemelerim var, kendileri aynen şöyle:

---------------------------------------------------------------------
kayda düşüle: yazar salvolarını sınırlı mühimmat ile yapmaktadır, zira tek bildiği dil ingilizce'dir. iki gıdım eski yunanca çalışmışlığı da vardır ama o da iki gıdımcıktır.
---------------------------------------------------------------------

bilgi güzel sözcük, hem de bir "bilgelik" tınısı var. bilgiyi tuttuk, veri de kendini ayrıştırıyor, demek ki ihtiyacımız information sözcüğüne karşılık bulmak. ilk aklıma gelen alternatif biliş. veriyle bilgi arası geçişi göstermek konusunda başarılı olabilir biliş. yalnız onda da cognition ile çakışma problemi var. bu noktada information sözcüğünün köküne inip inform'a bakmak gerekir. inform bildirmek, ispiyonlamak, vs. gibi anlamlar taşıyan bir sözcük, yani bir A noktasından B noktasına söz aktarımını içeriyor. buradan da zorlama marifetiyle alı, aktarı ya da başka çerçevelerde kullanılan bildiri sözcüklerini çıkarabiliriz. benim favorim biliş, çünkü bu durumda bilişim sözcüğü gerçek anlamını buluyor.

bu sorunu burada işlediğimizle bırakıp esas konumuza dönelim. "bilgi çağı"nda, yani "information age"de miyiz? iki yanıtı var bu sorunun; ya epeydir öyleyiz, ya da hiç içinde olmadık ve bir ihtimal, hiç olamayacağız. ben ikinci yanıta daha yakınım çünkü enformasyon dediğiniz şey işlenmiş veridir. bizi bilgi çağındanymışız yanılgısına yönelten internet ise geneline bakıldığında birbiriyle ilişkilendirilmemiş veriler yığını/çöplüğü/kütlesi. kollektif zekanın, yani bu küresel ağın rastlantısal durumlarda eşgüdümlenen kullanıcı/sakinlerinin bu yığından kendilerini kurtarıp bir anlamlar dizgesi oluşturmalarını beklemek durumundayız şu anki durumda, ki bu da bir kasırganın kaldırdığı parçaları bir araya getirip bir gökdelen inşa etmesini beklemeye benziyor. ilk seçeneğe itibar edersek rönesans'dan, hatta karanlık çağlardan çıktık beri bilgi çağında olduğumuz gibi bir durum ortaya çıkar. takdir edersiniz ki bu haliyle de kavram sulanıyor.

Tuesday, January 15, 2008

nedir?

iş güç derken 3 arabik videoyla geçiştirmişiz blogu. bu sırada mebzul miktarda olay oldu oysa. bankada ilk kısmında dış kaynak kullandığımız (adını verelim, accenture manila) bir projemiz vardı arada egiBlog'da bahsettiğim, daha doğrusu devamlı mızıldandığım. her ne kadar dokümantasyon kısmında bana epey birşey kattı ise de hem süre aşımı hem de dış kaynağın ürettiği kodun kalitesi canımı yeterince sıkmıştı. işte o projenin ürün testi aşaması aralık başında tamamlandı, ben de ygm (yazılım geliştirme müdürlüğü - hell yeah!) içi mahrumiyet bölgesi olan asma kattan eski yerime çıktım, tabi o da ocak'ın 4'ünde 10. kata grupça taşınana dek. kullanıcı kabul testine de haftaya başlanıyor olması lazım; projeyle aramı uzattığım için ancak tahmin edebiliyorum.

şu sıralar da beni sinirden köpür köpür köpürten bir işle uğraşıyorum. bildirim yapmakla yükümlü olduğumuz bir kamu kuruluşunun talep ettiği kimi bilgileri yine onların istediği formatta hazırlayacak bir program. yalnız "format" olarak verdikleri şey evlere şenlik. adres konusunda mesela herşey kodlanmış; il kodu, ilçe kodu, ülke kodu falan, herşey var. süper yani. suudi arabistan'ın, ingiltere'nin, londra'nın da ilçe kodu olduğunu söylersem durum daha iyi anlaşılacaktır ki, söyledim, rahatladım. zaten çok kolay sinirleniyorum şu sıra, iyi değil.


geçen ayın başında, soruşturduğumda hiç de sık yapılmadığını öğrendiğim bir etkinliğe katıldım; departmanın yarısı iki otobüse doluşup abant'a eğitime gittik. eğitim deyince, eğitim haftasonu olunca ve katılım da zorunlu olunca iki gün boyunca sıkıntıdan sıkıntı beğeneceğimi düşünüyordum. açıkçası ilk kez herhangi bir konuda yanıldığımdan dolayı memnunum. eğitim de takım çalışması yetkinliklerini geliştirme ve departman için grupları kaynaştırma amaçlıydı zaten. kaynaşmakta üstümüze yoktur tabii :P programda ne vardı? önce her gruba kocamanından bir storyboard kağıdı verildi ve departmanı hangi yemeğe, şarkıya, filme, otomobile, ünlüye, vs. benzettiğimizi, daha sonra sunmak üzere çizmemiz istendi. şunları bulduk:

  • şarkı: "bir teselli ver"; iş yoğunluğunun yarattığı her acının tiryakisi olmuş biz mecnunların samimi dileği.

  • yemek: patlıcan oturtma; yapımı emek istediğinden ve kendi halinde acı olabilen bir şeyin fena halde lezzetli bir şeye dönüşmesi hikayesini özetlediği için.

  • film: "rambo iii"; hassas bir operasyon birimiyz ve bankanın diğer birimlerinin üzerinde iş geliştirdiği platformları hazırlıyoruz. yapılan hataların da etkisi büyük oluyor haliyle. kim attığı okla helikopter düşürebilir ki rambo'dan başka?

  • otomobil: doğan görünümlü şahin; yorum yapmaya bile gerek yok, legacy sistemler...

  • ünlü: hülya avşar; magazin basını için onunla da olmuyor, onsuz da olmuyor.

  • bitki: çam ağacı; her dem yeşil, reçinesi fıstığı falan var, öyle böyle değil.

  • hayvan: bukalemun: her duruma uyum sağlar, bir gözü içerideyken diğeri dışarıdadır :)

  • eşya: isviçre çakısı; bariz.


işin sunumu bendenize düştü ve -alçakgönüllü davranamayacağım- ortalığı kırıp geçirdim desem yeridir. sunum sahnesinden inerken acayip alkış koptu, diğer sunumların girişlerinde epey bir teşekkür aldım. hala arada kulede karşılaştığım insanlar bana yazılım geliştirme ekibinde harcandığımı söylüyorlar ;P insanların yüzünü güldürmek güzel şey de, şimdilik sevdiğim işi yapıyor olmak daha güzel. değerlendirebileceğim stand-up teklifleri gelene kadar yani, şimdilik (zuhaha).

sonrasında gazete kağıdından belli kurallara uyan (ayaklar arası açıklık falan) bir köprü yaptık ama dereceye giremedik. köprünün adının "veli göçer memorial bridge" olmasının bir etkisi oldu sanırsam. akabinde bir takım egzersizi vardı. ayak basmanın yasak olduğu 3 x 3 metrelik bir alanın en uzak kısmına bırakılan ipuçlarını toplayıp ortaya çıkan mantık bulmacasını çözmek gerekiyordu. ipuçlarını gayet güzel topladık. üç kişi dizleri alanındışında kalacak şekilde elleri üzerinde diz çöktü, onların sırtlarına ayakları gelecek şekilde iki kişi, aynı yöntemle de en uca bir kişiyi ipuçlarına doğru koordineli bir biçimde kaydırdık ve diğer gruplardan önce ipuçlarını elde ettik. buradan sonrası ise tam bir karmaşaydı. ipuçları elden ele gereksiz dolaştı, ekipteki "büyük abiler" kontrolü ellerine almaya çalışırken hem ortak bir noktaya varamadılar hem de kimi zaman fikrini belirten diğer ekip elemanlarına kırıcı davrandılar. bayan elemanlar ortaya üşüşen beyler yüzünden iç halkaya, dolayısıyla çözüme ortak olamadılar. ipuçlrını değerlendirirken kağıt üstünde -abartısız- beş ayrı notasyon gezindi ve muazzam bir zaman kaybı oluştu. hepsi biraraya gelince oyunun ilk yarısındaki avantajımızı kaybettik ve çözümü ik bulduğunu açıkl"ayan ekip olamadık. yine de doğru çözüme ulaştık, ki çözümün içinden çıktığı şartlar gözönünde bulundurulduğunda hiç de fena değilmişiz diyebilirim. eğitim iyiydi, otel ve yemekler vasattı. göl çevresinde dolaşacak zaman bulamamış olmak kötüydü. en güzeli ise departman içinde hem kaynaşma hem de halen devam eden bir pozitif hava yakalanması. düşünsenize, grup müdürlerimizden biri her karşılaştığımızda "başkanım nasılsın?" diyor :P


derneğin ilk olağan genel kurulunu yaptık. yönetim kurulunu 1. ('00) ve 2. ('01) mezunlar oluşturdu. başkanımız can. pr/er işleri özge'den, finans samet'ten, it de ertan'dan sorulacak. şahin'in hangi işin boş kalfası olduğunu unuttum. denetmenlerimiz de caner, selçuk ve volkan turan. çok işimiz var. bana daha çok it kısmında iş düşecek tabii. okulu da şöyle bir kolaçan ettim, her zamankinden daha bi' umutlu ayrıldım.

Tuesday, November 6, 2007

ortaya karışık benim şu halim

haber bültenine döndüm, ana başlıklarım da şöyle:

iş güç: accenture ile yaptığımız işte, işi onlardan devraldık, deyim yerindeyse yola katırlara devam edeceğiz. iş sırasında beklediğim her türlü olası gecikme nedeni bir bir gerçeğe dönüştü. mesela, değişkenlerdeki dil uyumsuzluğu önemli bir faktör imiş. dokümantasyonda önemli bir problem yoktu, yalnız offshore ekibinin bunları izlemekte ve uygun kodu yazmakta başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. mantık yürütmede ya da yazılı olması gerekmeyen, altmetinde bulunduğu halde "buradayım ulan ben!" diye bağıran detayları görmede çok ama çok zayıftılar. en kötüsü, birçok şeyi kendilerine yaptırmak gereksiz derecede zordu. öncelikle hiçbirşeyi ilk söyleyişte yapmıyorlar, yapıyorlarsa da ilk seferde doğru yapmıyorlar. testlerde bir adımı tekrar etmelerini istediğimizde (mainframe loglarına düşsün diye) "yahu şurada response xml'i var oradan bak işte" falan diyorlar ki gidiş dönüş bir manila bileti alıp alayına dalmak istiyor bünye, yalnız uçağa budaklı meşe odunu almazlarsa boşa gider seyahat. e tabi aldı beni bi' düşünce. onlarla çalıştığımız sürede mana veremediğim bir sürü şey oldu, ama herhalde en önemlisi onların yazdıkları, yani birinci derecede sorumlu oldukları servislerle ilgili testleri yine onların yapması ve gerekli düzeltmeleri benim yapmak zorunda kalmamdı. bu arada bir de hediye göndermişler, ahşaptan mızraklı kalkanlı bir kabile amcası.



bana bi'şeyler anlatmak istemişler, ama anlayamadım ben. imdat da imdat, yardım da yardım.

şimdi onların bıraktığı yerden devam edeceğiz ama birçok zorun mevcut. test ortamında uygulama sunucusu aklına estikçe mola veriyor, diğer testler sırasında millet kafasına göre db indiriyor, region kapatıp açıyor. etrafına servis yazılmış bir transaction'da değişiklik yapıldığında servis işe yaramaz hale geliyor. her durumda konu kurum içi iletişim eksikliğinden kaynaklanıyor. bu konunun çözümü yukarıdan gelmeli, ama durumdan, daha doğrusu durumun vehametinden haberdarlar mı bilemiyorum. testçilere ise ayrıca sözüm var. evet, size laflar hazırladım! yahu hafızanız yok mu sizin? sorunların çözümüyle beraber bu işi de mi bize delege ettiniz? her seferinde "bunu size şu tarihte anlatmıştım" deyip o günkü maili forward'lamaktan gına geldi. "şu hatayı alıyorum, neden olabilir?" diye sormayın arık, öğrenmiş olmanız gerekirdi. üç ay önce.

29 ekim: 29 ekim tatilini fırsat bilip inanç'a gittim ve her zamanki gibi çok iyi geldi. iyi geldi gelmesine de, birçok soruyla ayrıldım yine. bunlara bu kısmın sonuna doğru değineceğim. okul günlerden pazartesi olmasına rağmen bomboştu; bir kısım eleman gebze'deki törenlerde, önemli bir nüfus da tüyap kitap fuarı'ndaydı. öğretmenlere de liderlik semineri düzenlemişler, hepsi oradaydı. caner'le (caner hoca mı desek?) gelmeden önce sözleşmiştik, rahatsızlığını (ki gerçekten rahatsızdı) bahane edip seminerin devamına katılmadı ve görüşme fırsatımız oldu. görüşmeden çok bir nostaljik yükleme oldu asılnda bu, çünkü caner'de mezun olduğumuz yıl çıkamayan yıllıktan kalanlar vardı. hala sağlam kaldığına açıkçası şu an bile inanamıyorum. okulun türkçe öğretmenlerinden -ve iflah olmaz bir floydian!- hüseyin uskan bulmuş yıllığı, tabi kimbilir hangi paspasın altından çıktı... baktıkça afalladım, baktıkça zenginleştim, gözlerime bir buğu çöktü. anılar, olaylar, en çok da birlikteyken değeri anlaşılmayan, şimdi dört bir yana saçılmış güzel insanlar; özlenenler, beklenenler... uzun uzun konuştuk. "ya şu olmuştu, bunu yapmıştık, şu da gelmişti, hey gidi" laflarını duymaktan caner'in kedisi sıkılmıştı herhalde ki orayı burayı cormalıyordu sürekli. burada furup kediden bahsetmek lazım. elemanın kendisi yürüyen nostalji, adı efes. mr. bower'ın (rip) kedileri f ve s'i bilenler şu anda "aaaa" diyorlar tabii :P terbiyesizin, şerefsizin önde gideni, herşeyden önce de acayip hareketli. ben ki kedi ve birçok diğer hayvanata pak yaklaşmam -sevmiyorum işte!- efes'in sağımdan solumdan dolaşmasına izin verdim. kendini sevdiriyor yani. hazır gelmişken caner'i öğrencilerine sorayım dedim, 5 popüler cevap aldım; stilini seveceklerini ama sadece hakedenin sağlam not alabileceğini söylüyordum, "eğer caner'i tanıyorsam" diye ekleyerek tabii. yanılmamışım. neyse, kısa süre içinde yapabildiğim kadar gözlem yapmaya çalıştım okul hakkında. söylemem gereken ilk şey öğrenciler ile ilgili; daha önceki yıl grupları mezunlarla konuşmak, iletişim kurmak için şimdiki sıpalar kadar istekli değillerdi sanki. bu yönde bir değişim görmek güzel. her gidişimde aklımı hafsalamı tahriş eden şey bu kez de rahatsız etti beni: tev elindeki pahalı oyuncağı ile ne yapacağına bir türlü karar veremiyor! mesela, neden IB'ye geçildiğini hala anlayabilmiş değilim. kalburüstü liseler klasmanına (ki biz bıraktığımızda oradaydık diye hatırlıyorum) girme hamlesi mi? o zaman (doğrulamadım, duyumdur) robert niye IB'den çıktı? bu tür hamlelerle sadece bir "me-too" okulu olunabileceği görülemiyor mu? onu geçtim, okulun eğitsel (öğretmenler dahil) ve teknolojik donanımı IB ya da herhangi bir "özellikli program"ı aktif olarak destekleyebilecek durumda mı? öğrencileri olası tüm kulvarlarda koşturmak ne derece mantıklı? onları "kuantum yarış atları"na dönüştürerek bunu başarabilirsiniz ve evet, bu sayede aynı anda tüm kulvarlarda koşabilirler ama schrödinger amcam der ki bunlar at falan olmaz, olsa olsa kapalı kutudaki kedi olur, kutuyu açmadan (bir kati seçim yapmadan) içindekinin canlı olup olamdığını bilemezsin. işbu halde kediyi kutudan öyle ya da böyle canlı çıkaracak bir rehberlik ofisin var mı? okulun kendine özgü özelliklerini ortaya çıkracak özel bir müfredat tev gibi mütevelli heyetinin nüfuzu muazzam olan kırk yıllık bir vakfın gücüyle talim terbiye'ye onaylatılamaz mı? ayrıca okulun -isteyen nostomani diyebilir- eski zamanlarında, şu ankinden daha da eksik imkanları içinden diğer okullarla çok rahat kapışabilen -nostomaniden sidik yarışına geçiyorum- öğrenciler çıkıyordu. bu noktada -ki ceteris paribus demek isterdim ama imkanların gün geçtikçe geliştiği muhakkak- sorulması gereken en önemli ve can acıtıcı soru şu: acaba okulun şu anki öğrenci seçim yöntemi eski sisteme göre ne durumda? bunların irdelendiği bir arama konferansı acilen düzenlenmeli.

wired: ağustos ayınan beri wired dergisine uluslararası aboneliğim var. türkiye'deki dağıtıcısı dünya süper dağıtım'ın verdiği fiyatın beşte üçüne geldiğinden iyi bir alışveriş gibi gelmişti ilk başta, yalnız sadece ilk sayı zamanında geldi. hoş, diğer sayıların gelmediğini bildirdiğimde biraz mırın kırın etseler de süreyi uzatarak telafi ettiler ama ekim sayısı hala gelmemekle beraber eylül sayısı da ekim sonunda geldi. ekim ayının sonunda! ayıp diye birşey var yani. ayrıca adres değişiklikleri bile 6-8 hafta arasında işleme alınıyormuş. çüş! insanın wired gibi herşeyin en yenisinden, en güncelinden haber veren bir derginin abonelik servisinin bu kadar hantal olmasını kabul etmesi mümkün değil. bu ayki sayı da geç teslim tarihine kadar gelmezse abonelikten çıkıyorum. iğrençsin wired, çok leşsin conde nast.

robot: işten güçten ıvırdan zıvırdan hobiye projeye pek zaman kalmıyor ne yazık ki. yine de yapmayı planladığım robot için ufaktan aprça topluyorum. türkiye'de birçok şey gibi gereksiz pahalı satıldığından amerika'dan (eBay üzerinden) iki tane gps alıcısı aldım. robotun konumlanmasında ve -yapabilirsem- belli waypoint'leri izlemesinde yardımcı olacak bunlar. cihazları dış ortamda denedim, hassasiyetlerinden memnun kaldım. hatta etkilendim bile denebilir. iç mekanda ise ne evin içinde, ne de kule'de asma katın oradan sinyal alabildim; alabilseydim tam süper olacaktı. şimdi iş gps verisinin robot yazılımınca okunabilmesinde kullanılacak bir api bulmakta. geoframeworks diye bir yerin gps.net adlı bir ürünü var ama 300 dolar da vermek istemiyorum bu iş için, o yüzden open source bir alternatif arıyorum. sonraki adımlar ise yüksek torklu dc motorları bulmak ve bunları bilgisayar ile arayüzlemek. gps'den başka sensörler de gerekecektir; en basitinden bir webcam konulup ajanlığa başlanabilir mesela. sonrasında ısı, nem, etrafındaki cisimlere çarpmadan ilerlemesi için erim sensörleri de eklenebilir. tamamına eremeyen işlerim arasına kesinlikle girmeyecek bu iş; dikkat edeceğim en önemli şey bu olacak.

loto: kumarbaz madrabaz (ve bilgisayar sahibi) türk insanlarının kullanımı için bir loto kuponu yazım programı yazmaya giriştim. sayısal loto kuponunun ölçümleriyle başladım işe ve ilginç birşey ile karşılaştım.; SI birimlerinin kullanıldığı türkiye'de oynatılan bir oyunun kuponunun ve üzerinde işaretlenecek alanların boyutları hep inç cinsinden. ithal ürün kendi ölçü birimlerini de yanında taşıyor anlaşılan. tabi olması gereken, mili piyango'nun aynı normal piyango biletleri için yaptığı gibi bilyoner üzerinden rakam satıyor olması ama loto konusunda yaptıkları anlaşmalar milli piyango'nun alternatif satış kanalları kullanmasını engelliyor olabilir.

böyleyken böyle. özetle ben iyiyim, siz nasılsınız?

Thursday, September 20, 2007

evlerinin önü boyalı direk

öncelikle:

orijinalinin kerkük türküsü olduğunu söylesem? değişik ve ilginç, ama en önemlisi yaparken eğlenmişler.

işte şapşal manila'lılar (offshore accenture ekibi) canımı sıkıyor. gönderdiğimiz tasarım dokümanlarını, test setlerini neredeyse hiç okumuyorlar, okumadıkları kısım hakkında yaratıcılıklarını konuşturup rastgele verilerle ekran testi yapıyorlar, işlemleri gerçekleştiremeyince de "aha patladı" diyorlar. patladı dedikleri ekranların arkasındaki servisleri de onlar yazdılar, aynı yöntemle tabii. aralarında ilk denemede çalışan bir tane bile yok, düzeltmeleri de bana bakıyor. dadılık zor şey anlayacağınız; yemek yemesini öğrenseler de bezlerini doldurdukları gibi iş yine başa düşüyor.

1'inden beri aslında epey şey yaptım, mesela 3'ünde inanç'ın açılışına gittim. hava boz bulanık olduğundan sadece 1 özel karem var:

muallimköy'e muallim oldu adam yau!

okuldan devam edersek, alelade bir yılan hikayesinden zebellah gibi bir anakonda hikayesine dönüşmek üzereyken nihayet kurduk mezunlar derneğini. adı hafiften çakma oldu (gebze inanç türkeş özel lisesi mezunları derneği), ama yol üzerinde değiştiririz. salaklar derneği'ne kadar yolu var... bir de öss başarısı konusunda okul yönetiminin endişeleri varmış. olur tabii; pintilik yapıp usulüne kitabına göre değil de öğretmenlere öğrencileri seçtirirsen, ib'ye damdan düşer gibi başlarsan, öğretmenlerin (kıdemliler dahil) yeterliğini sorgulamazsan, ilköğretimden öğrenci alamayıp ilköğretim çıkışlılara da sağlam bir hazırlık eğitimi veremezsen, ilk yıllardaki disiplini ve güven duygusunu birtakım icraatlerle ya da eylemsizlikle hurdahaş edersen ve tüm bunlar olurken 40 yıldır eğitime sadece ama sadece bir fon olarak katkıda bulunup aslında bu işten pek de çakmadığını unutursan ufaktan şikayetler başlar. dernek işte bu gibi durumlarda olabilecek en usturuplu biçimde müdahil olmalı.

son olarak, boğaziçi'nde master'a başlıyorum haftaya. ikinci öğretim. işletme bilişim sistemleri. yazılım mühendisliğini de kazanmıştım, ama işin uygulamaya ve işe dönük kısmı en azından şu an için daha çekici geldi. akşamları iş çıkışı nasıl götüreceğim bakalım, deneyeceğiz ve göreceğiz.

Tuesday, August 7, 2007

bloga dönüş

döndüm, dönebildim, şeyini şeyettiğimin manila'lılarından kalan zamanımın bir kısımcığını buraya ayırabilecek durumdayım. aman da aman, aman da aman!

dönüş derken, seneler önce erich von däniken'in "yıldızlara dönüş"ünü okumuştum. ufocu zamanlarımdı, büyüdüm geçti. neyse, bahsettiğim kitabın inanılmaz komik, şuna benzer bir girişi vardı: "yıldızlara dönüş! 'dönüş' diyorum, bu yıldızlardan geldik anlamına gelmez mi?" mantık bükmenin, ucuz illüzyonun bu kadarı! blogosferden gelen bir blogonot değilim, ama geri dönmek güzel. birikmişleri bırakmanın vakti gelmişti. ne yapmışız bakalım?

madde 1: the simpsons!
the simpsons movie'ye gittim geçen salı. eğlenceli miydi? kesinlikle. yeri geldiğinde çatlayasıya güldüm mü? evet. ama herşeye rağmen bir sinema filmi havasına giremedim; filmin süresinden (kısalığından) olacak herhalde. spider pig mevzuuna hala yarılmaktayım, şarkı da dilime fena halde yapıştı: "spider pig/spider pig/he does whatever a spider pig does"... hele kuyruk jeneriğine eşlik eden a capella versiyonu harika.

madde 2: egiboy outsourcing öğreniyor
işte dış kaynak kullanılan bir projede çalışıyorum. accenture ile çalışıyoruz ve offshore ekibi manila'da. iki aydır fena halde cebelleşiyoruz ve her ne kadar iki ay böylesi bir konu hakkında fikir edinmek için yeterli olmasa da iki satır laf geveleyebilirim diye düşündüm. dediğim gibi, süreç içinde kendimce çıkarımlarım var outsourcing ile ilgili. öncelikle, iş gücü bakımından 1 + 1 (offshore + onshore) kesinlikle 2 etmiyor; 1,5 ile 1,85 arası (yuvarlak sayı verelim de attığımız anlaşılmasın) bir şey ediyor. kırıma neden olan etmenler ise bence (i) offshore ekibinin benzer bir iş deneyimi olup olmadığı, (ii) onshore ekibinin hazırladığı dokümanların kalitesi ve bunların hazırlanma süresi, (iii) iki katmanlı bir faktör olan dil uyumu; geliştirme dili ve değişken adlarını belirlerken kullanılan dil. her ne kadar 1 + 1 outsourcing matematiğinde 2 etmese de masraf konusunda muazzam bir avantaj yarattığı tartışılmaz. unuttuğum bir noktayı da ekleyip bu bahsi kapatayım; iki ekip arasındaki zaman farkı da çok ama çok önemli. mesela, yaz saatini de ekleyince manila ile aramızda 5-6 saat fark oluyor ve bu nedenle -nacizane fikrimce- çok da uyumlu çalışamıyoruz. amerika-hindistan arası 12 saate yakın, ve böylece bir ekibin bıraktığı yerden öbür ekip alıp götürebiliyor işi, ya da onshore ekibin offshore ekibe doküman yetiştirmesi için çok kasması gerekmiyor. yine de türkiye'den herhangi bir firma yurtdışından dış kaynak kullanmalı mı? ben kendimi pek ikna edemedim; amerika-hindistan arasındaki fiyat uçurumu da yok türkiye-filipinler arasında.

madde 3: moleskine!
bir moleskine aldım. evet, tüketim canavarına tasmasını teslim etmiş bir köpeğim artık ben. yalnız, gerçekten daha fazla yazasım, çizesim, karalayasım var adı geçen nesneyi edindiğimden beri.


inanç zamanından kalma bir kareli defterden başkasıyla çalışamama hastalığım olduğundan moleskine'm de kareli. her türlü taslağı, çizimlerimi, yazılarımı ve saçmalamalarımı ilk önce buraya nakşedeceğim ki ilerleyen zamanlarda daha sağlam saçmalayabileyim :P

madde 4: düğün dernek ve epey kırtasiye
geçen hafta inanç'ın mezunlar derneği ile ilgili gelişmeler oldu. açıkçası, yılan hikayelerini solda sıfır bırakacak bir seyir izleyen dernek işlerinde artık -afedersiniz- "aramızdaki cenabet kim?" diye sormaktan başka birşey gelmiyor elimden. tam yüzdük yüzdük kuyruğunda geldik dediğimiz anda hayvan taze deri ceketini geri aldı bizden! olay da şu; okulun şu anki adı türk eğitim vakfı inanç türkeş özel lisesi (kısaca tevitöl - nazal dekonjestan - türk tıbbı'nın hizmetine sunarız) olduğu için ve okulun şu anki yönetimiyle ili ilişkiler içinde bulunmak istediğimizden derneğin adını "inanç liseliler derneği" yerine içinde tevitöl geçen bi'şey olmasını istedik. istemez olaydık! meğer dernek vesairenin adında "türk" ibaresinin geçmesi için bakanlık izni gerekiyormuş. yasaları bilmemek yasalara bağışıklık salamıyor tabii, ama birkaç kez ve birden fazla avukata inceletilmiş bir metindeki böylesi bir ayrıntının işin uzmanları tarafından atlanmış olması... ne bileyim, içime sinmiyor. hani bülent ecevit'in de içine sinmezdi ya hiçbir şey, aynen öyle. ağustos sonuna kadar bakacağız bi'şeyler, tam detayları ben de bilemiyorum ne yazık ki. umalım ki 30 ağustos'a yetişsin; sezai bey'in huzuruna derneksiz çıkmak da pek içime sinmeyecek zira...

madde 5: girişimciler kulübü girişimi
"yeni ekonomi" hedesi ortaya çıkalıberi herkes bir sonraki parlak fikri bulup, satıp/ürüne çevirip voliyi vurma peşinde. inanç forum'da önce iddialı bir şekilde "gelin şirket kuralım" diye caner'in ortay attığı bir fikrin yine forumda şekillenmiş ve görece daha mütevazı hali diyelim girişimciler kulübü'ne. daha ilk toplantımızı bile yapmış değiliz, çok iddialı da değiliz (daha doğrusu, girişim sermayesi kavramının türkiye'deki görece yokluğu nedeniyle otomatikman kabuğumuza doğru itiliyoruz mütemadiyen). hiçbir şey yapmasak masa başında memleketi kurtarırız, ne gam? tüm inançlı'ları, inanç insanlarını bekliyoruz...

madde 6: yorumsuz blog olmaz, hadi duvaksız gelin bi' derece
özellikle altivi konusunda bloglayıp bir ekşi entry'si ile ufaktan reklam yapınca egiBlog'un ziyaretçisi epey arttı diyebilirim. yine de anlayamadığım bir durum mevcut; gelenler geldiklerini nedense pek belli etmek istemiyorlar sanki. uzun zamandır hiçbir blog girişime yorum yazılmamış. geliyorsanız ses verin, gelecek sefere pencerenin önüne elmalı turtanızı bırakayım. iyi deyin, kötü deyin, ama bir şekilde ses verin.

madde son: bekleyen işler
çok. gerçekten çok. altivi incelemeleri kapsamında bir teklif sayısı takip programı yazmam gerek. belli aralıklarla ilgilenilen ihaleleri ziyaret edip verilen tekliflerin sayısını takip eden ufak bir program olacak bu; atla deve değil yani. bunun üreteceği veri ile eldeki verileri karşılaştırıp altivi kullanıcılarının teklif verme örüntülerini ve en az teklifler ihale kapatmak için bir yöntem olup olmadığını araştıracağım. sonraki işleri de byblos (kütüphane şeysi), ek$iVista online (the ultimate vaporware) ve "muha!" kişisel muhasebe uygulaması sırasıyla önceliklendirdim.

unutmadan, bir detayı daha var altivi uygulamasının. 3 boyutlu bir basit bir grafik çizmekle uğraşıyorum. 3 eksenim olacak: kullanıcı, fiyat ve ihale bitimine kalan süre. her kullanıcı-fiyat-zaman üçlüsünü bir küp olarak göstereceğiz. eksenlere tıklandığında gerçek değerler/frekans toggle'ı yapılacak. kodu c# ile yazıyorum. yol göstermek, kaynak önermek isteyen? 3d çizimi nasıl optimize ederim mesela, görünmeyen kısımları çizmemek yardımcı olabilir, ama bunları nasıl belirlerim? "yol yakınken" falanla bana gelmeyin, çok pis dalarım :P sonuçta bir programcının en sadık dostu ne bilgi ne deneyim ne de acı kahvedir, halis budaklı meşe odunudur.

cidden, yardımlarınız değerinde alınır.

Thursday, July 5, 2007

mcinfaaoals - eklemeler

madde madde kasayım olan bitenleri:

  • geçen hafta servet'le buluştum, ki onunla görüş(e)meyeli -hiç abartmayayım- üç yıl oluyor. uzakta değilmiş en azından; ben iş kuleleri'ndeyim, o da yapı kredi plaza'daki kpmg istanbul ofisinde. yürüme mesafesi yani. artık daha sık görüşecek olmamız güzel birşey, ama bu konuda servet ne düşünür bilemeyeceğim :P arada, daha doğrusu oraya buraya teftişe çıkmadığı zamanlar da akbank'ta müfettişlik parçalayan erkal da bize katılır herhalde. sözün özü, levent havalisinde ufak bir inanç kliği oluştu, bu civara uğrayanları bekleriz.
  • altivi teklif detayları sömürgeni bir uygulama hazırlıyordum makina çökmeden önce, onu tamamladım. acayip kalabalık bir veritabanı oluştu; şimdilik yaklaşık 3800 ihale, 650-700 bin kadar da teklif var incelenecek. ilk izlenimlerim biraz şaşırtıcı, hafiften işkillendirici, sonrasında da fena halde gıcık edici.
    • şaşırtıcı olan kısmı, eğer altivi sattığı ürünleri "ürün fiyatı" diye duyurduğu fiyattan temin ediyorsa, şu anki teklif sayısı ve teklif bedelleri göz önünde bulundurulduğunda yaklaşık 2 milyon ytl kadar zararda görünüyor. tabii ki, bu gayet naif bir varsayım; yani piyasa fiyatlarından biraz daha düşük fiyatlarla satınalım yapıyor olmaları beklenir. altivi'den mi yoksa başka bir yerdenmi okudum çok iyi hatırlamıyorum, ama stok tutmadıkları şeklinde bir bilgi/duyum var ki, toptan alım yapmadan nasıl indirim alınabilindiğini çözemedim. indirim demişken, perakende fiyatı üzerinden yaklaşık %25 indirim almış olmaları gerekiyor, o da başa baş noktasına gelinmesi için. bu durumda ya stok tutuyorlar, ya da distribütörlerden acayip kelepir mal kapatıyorlar.
    • işkillendirici olan, tekliflerin önemli bir kısmının son dakika içinde yapılmış olması, hatta birçok durumda tekliflerin neredeyse kazanan rakamı ya merkez alacak şekilde, ya da ucu ucuna içerecek aralıklar içinde verilmesi. eğer verdiğiniz teklif grubundan daha sonra teklif verilmeyeceğinden eminseniz o zamana kadar verilen teklif sayısından 1 fazla teklifi en yüksek fiyattan aşağı doğru verirseniz kazanmanız garanti, ama bu da çoğu zaman karlı olmuyor. esas işkillendirici olan ise tekliflerin veriliş şekli değil, bunların altivi ekibi tarafından verilen dummy, "keriz silkeleme" amaçlı teklifler olma ihtimali. bu bakımdan biraz şeffaflığa ihtiyacı var altivi'nin.
    • gıcık edici kısım kendini sitenin "yasal uyarı" kısmında gösteriyor. deniyor ki:
      AL SATIŞ bu internet sitesinin genel görünüm ve dizaynı ile internet sitesindeki tüm bilgi, resim, AL TİVİ markası ve diğer markalar, www.altivi.com ve www.altivi.com.tr alan adları, logo, ikon, demonstratif, yazılı, elektronik, grafik veya makinede okunabilir şekilde sunulan teknik veriler, bilgisayar yazılımları, uygulanan satış sistemi, iş metodu ve iş modeli de dahil tüm materyallerin (“Materyaller”) ve bunlara ilişkin fikri ve sınai mülkiyet haklarının sahibi veya lisans sahibidir ve yasal koruma altındadır.
      bold italic kısım beni değil gıcık, resmen ifrit etti. takası icat eden adam patentini almayarak aptallık mı etmiş? bu işi ilk sen mi yapmışsın, mucidi sen misin? hepsini geçtim, bir satış yöntemi herhangi bir şekilde fikri koruma altına alınabilir mi? bana göre tüm bu soruların cevabı hayır. öncelikle bu iş altivi'cilerin gri hücrelerinin mahsulü değil, kendilerinden önce açılmış örnekler var (mesela http://www.limbo.com/), satış yöntemi de çok taze değil, o halde pazarı kapatmak için böyle bir cinliğe başvuruyoruz. ayıp değildir de nedir yani şimdi bu? incelemelerimiz sürecek; e, soruşturmacı gazeteciliğin tadını aldık bir kere, durmak olur mu :P
  • her bir procem beklemede, ama artık suçu zamansızlığa değil de maymun iştahlılığa bağlıyorum artık. bir onunla uğraşayım, bir de şuna bakayım derken hiçbiriyle hakkıyla ilgilenemiyorum. işleri bir öncelik sırasına koyup teker teker ele almak en doğrusu...
  • gödel, escher, bach: an eternal golden braid... hastası olduğum, her elime alıp sayfalarını karıştırdığımda mutlaka bir şekilde beni şaşırtan, afallatan, aynı anda hem daha zeki ve daha aptal, eksik hissettiren bir kitap. koç'tayken orijinalinden, ucundan kenarından nasiplenebilmiştim. sonra kabalcı'dan türkçe çevirisinin çıktığını öğrendim ve bir tane edindim. çevirisi fena sayılmaz ve kesinlikle öneririm, özellikle temel bilimciler ve mühendislere. tabii, imkanınız varsa orijinalinden, doğrudan douglas hofstadter'in elinden çıkma metni takip etmeniz daha uygun, daha güzel olur.
  • işte ise yepyeni bir macera: "iş bankası outsourcing öğreniyor". accenture ile çalışıyor, onların manila'daki ekibine işleri usulünce yapabilsinler diye deli gibi doküman hazırlıyoruz. hatta geçen gün 2 saat telekonferansla elemanlara belli tip bir servisin nasıl yazılacağıyla ilgili sunum yaptım. hiç yapmadığım şey... neyse ki iyi gitti. işin garibi, yazılım departmanında kod yazmayı özledim, hazır -ve ne yazık ki köhnemiş- codebase üzerinde at koşturmak yerine yeni bir şeyler yapmayı özledim.
biriktirip biriktirip patlıyoruz işte böyle efendim.

Friday, June 22, 2007

the dramatic look



her izlediğimde ayrı yarılıyorum :P

yarın turhan hoca (alnıtemiz) ve ufaklardan kadir ile bi' proce üzerine kasacaz sabahtan. bakalım... ne olacağını ben de çok merak ediyorum.

altivi analiz programının da veri toplama (screen scraping) kısmını yazdım, analiz kısmı kaldı. cevabını merak ettiğim temel sorular bir ihaleyi kazanmaya yetecek en az teklif sayısı ve bu tekilflerin dağılımı (yüzdelik dilim benzeri). tüm bunlar ürün kategorisi, ürün ve fiyat aralıkları göz önünde bulundurularak irdelenmeli tabii.