eğitim demişken yapılması gereken o kadar çok şey var ki... ufaktan bir beyin fırtınası yapalım.
okulda din derslerinde "islam'da ruhban sınıfı yoktur" diye anlatırlardı. diyanet işleri'nde kadrosu olan, belli bir iş tanımı mevcut ama sınıf addedilmeyen kişilerin varlığı bilgisi kulaklarımız üzerinden serebral korteksimize ulaştığı gibi verdiğimiz ilk tepki "hadi oradan!" oluyordu haliyle. neyse... bu sınıfa adam yetiştiren okullara neden kızlarımız da alınıyor? kadın isen o sınıfa giremiyorsun ki? sonra, acaba her ilçeye adı hepimizin malumu olan türk işi ruhban okullarının açılmasını, teknik üniversitelere bile (karadeniz teknik'te var) ilahiyat fabkültesi kurulmasını gerektirecek kadar bir ruhban açığı gerçekten var mı? eğer derdimiz ruhban açığıysa ve devletimiz laikliğin tanımından hareketle her dine eşit uzaklıkta ise neden heybeliada'dan başlamıyoruz ki? nacizane fikrimce belli merkezi illerde, sadece birer adet olmak üzere ve sadece ilahiyat fakültelerine öğrenci yetiştirmek üzere gayet kısıtlı sayıda tutulmalı müslüman ruhban okulları, fazla olanları ise derhal kapatılmalı. müfredat ise "allahiyat" olmaktan kurtarılmalı, karşılaştırmalı ilahiyat eğitimi yapılmalı.
katsayı adaletsizliği diye tutturulmuş gidiyor. fıkıh, kelam, tefsir harici pek de sağlam fenni ve insani bilimler temeli alamayan (eskiden mevzubahis okullardaki durumun çok daha iyi olduğunu teslim ederim yalnız, sayı arttıkça nitelik düşmüştür) birinin mühendis, mimar, antropolog, vs. olmak isterken talebini dayandırdığı o temelsiz özgüven nereden gelmektedir? kaldı ki bu okullardan mezun olduğunda hangi katsayılarla değerlendirileceğin önceden belli, yani ortada bir kandırmaca yok. sorun tamamen rehberlik eksikliğinde, kargaların kılavuz seçilmesinde. kendimden örnek vermem gerekirse, lisede alan seçerken eğer yeterince araştırmamış olsaydım dil bölümünü seçip katsayı kırımına uğramadan bilgisayar mühendisliği yazabileceğimi sanıyor olacaktım. senelerce bilgisayar okumak için kasıp sonra ingiliz dili ve edebiyatı seçmek zorunda kalmak hoş olmayacaktı, tabii eğer yanlış karar verseydim. müslüman ruhban okulları özeline gelirsek, hele türkiye'de halihazırda din kültürü ve ahlak bilgisi dersi zorunluyken kişi sadece dinini daha iyi öğrensin diye bu okullara gitmez, daha doğrusu gitmemeli. oyunu kuralları belliyken mütedeyyin bir mühendis olmak için müslüman ruhban okuluna gidersen kalakalırsın tabii.
sonraki odak noktam bir vizyon sorunu. bu ülkenin ortadoğu teknik üniversitesi adlı bir okulu var. isim alabildiğine iddialı ama bu iddianın altı doldurulabiliyor mu? orası şüpheli. ortadoğu sadece ankara mı? türkiye mi? evet, yakın zamanda odtü kıbrıs açıldı ve bu kesinlikle yerinde bir hamle ama "yavru vatan"dır kıbrıs, o nedenle saylanmaz. neden bir kahire kampüsü olmasın odtü'nin? dubai'ye, bağdat'a, erbil'e, tebriz'e, türki cumhuriyetlere mutlaka yayılmalı odtü, kalitesini taşımalı. gitmeli ve gittiği yerlerde türk dostları, yöresel elitler, bağlantılar yetiştirmeli. bir ülke bir bölgeye ağırlığını bu şekilde koyar ve devam ettirir. kimse bunun kimsenin aklına gelmediğini söylemesin. mutlaka birileri düşünmüştür ama üniversitelere bütçeden ayrılan pay hepimizi daha mütevazı hedefler koymaya itiyor, her ile bir tabela üniversitesi kurmak gibi mesela. gazeteler kuponla verseler almayacağın diplomalar dağıtacak üniversiteler. böylesi bir kurum bu türden bir yayılma göstermeyince başkaları gidiveriyor hem, ufuk okulları galaksi kolejleri diye ışıl ışıl nurcular sarıyor dünyayı türk diye. adımız kötüye çıkıyor.
bir de british council, goethe ve cervantes enstitüleri muadili bir kültür emperyalisti görünümlü alt seviye espiyonaj kurumuna ihtiyacımız var acilen. "yunus emre enstitüsü" güzel isim bence. yalnız buna da kültür bakanlığı bütçesi elvermez. diyanet'ten aktarırız kaynağı buraya da, "sordum sarı çiçeğe"nin hatrına sorun çıkarmayacaklardır :)
yapın bunları, göreyim türkiye'yi 15-20 sene sonra!
not: "imam hatip okulu" ya da "anadolu imam hatip lisesi" demek yerine aynı kurumun daha uygun bulduğum kategorik adını kullanmayı seçtim. "ruhban" kelimesini kullanmamaya kasıp "imam hatip" şeklinde kıvırmışız milletçe, tashihin de tam zamanıdır.
Showing posts with label türkiye. Show all posts
Showing posts with label türkiye. Show all posts
Sunday, February 10, 2008
Monday, July 23, 2007
deniz baygit...
bugün deniz baykal ve chp ile ilgili zülfü livaneli'nin bir yazısını okudum vatan'da. eğer tek satırı bile doğruysa türk ceza yasası'na ufuksuzluğu da cezalandıracak maddelerin eklenmesi konusunda dilekçelere boğacağım tbmm'ni. copy-paste ediyorum kendilerini:
Deniz Bey, o fotoğrafı çıkarıp bakmanın zamanı geldi!deniz baykal ve ekibinin acilen gidip partinin kendini doğru (ama hiçbir zaman ait olmadığı) yere, sola konumlandırması şart. akp'yi ise kutluyorum; hem iktidar hem de ana muhalefet partisi oldukları için seçim sonuçlarına şaşırmıyorum. bu kadarını tahmin edemiştim yalnızca...
Seçimler öncesi CHP’ye zarar vermemek için bildiğim birçok konuyu içime gömerek sustum, bundan sonra da bu parti ve liderine ilişkin hiçbir şey yazmayacağım.
Çünkü bir faydası olacağına inanmıyorum.
Ama bu konudaki son yazımda size bir tanıklığımı aktarmak zorundayım.
Bunu bir borç olarak görüyorum:
***
Deniz Bey lütfen hatırlayın:
19 Aralık 2002 tarihinde karlı bir Ankara gününün akşamında Mehmet Sevigen’in evindeydik.
Ben Cumhurbaşkanı ile görüşmeden geliyordum.
Abdullah Gül Başbakandı, Tayyip Erdoğan’ın ise Meclis’e girme umudu kalmamıştı.
Cumhurbaşkanı Sezer bir gün önce, Tayyip Erdoğan’ın “milletvekili olmadan başbakan olma” önerisini reddetmişti.
Türkiye’nin kaderi o akşam o evde değişti, çünkü siz “Tayyip Erdoğan başbakan olacak!” diye tutturdunuz.
Sizi “Çok tehlikeli bir oyun bu!” diye uyaran parti dışından önemli şahsiyetlere kızdınız, “Hayır!” dediniz “İki ay dayanamaz. Göreceksiniz iki ay dayanamaz.”
Sizin bu iddianıza karşılık ben ne dedim: “Erdoğan herhangi bir kişi değil, bütün tarikatların birleşerek Erbakan’ın yerine seçtiği siyasetçi; arkasında Amerika, Avrupa desteği de var. Program Türkiye’yi ılımlı İslam cumhuriyeti yapma programı. Sizin dediğiniz gibi iki ayda gitmeyecek; tam tersine, bu odada bulunan herkesin siyasi hayatını bitirecek.”
İki ay dayanamaz iddianızı, “görüşleri gereği IMF ile anlaşma yapmaz, ekonomiyi zora sokar ve dayanamazlar.” tezine oturttunuz.
Ama bunların hepsi bahaneydi çünkü siz iki partili rejimin işinize yaradığını anlamış ve seçim sonuçlarına sevinmiştiniz. Çünkü size ana muhalefet partisi lideri olmak ve soldaki rakiplerinizi yok etmek yetiyordu. Bu iş birliğini daha sonra da sürdürdünüz.
O zaman ben sizin Tayyip Erdoğan’la seçim öncesinde Beylerbeyi’nde gizlice buluştuğunuzu ve bir anlaşma yaptığınızı bilmiyordum.
Bu gecenin tanıkları var: Önder Sav, Eşref Erdem, Mehmet Sevigen, Bülent Tanla, Yaşar Nuri Öztürk.
Belki bazıları sizden korkar ve tanıklık etmez ama bir kısmı da bu sözlerin doğru olduğunu açıklar. Yani tanıklar var. Ötekiler de söylemese bile içten içe bunun doğru olduğunu bilir. Siz de bilirsiniz.
Tartışmanın sonunda dediniz ki: “Bu gece birbirimizin fotoğrafını çektik. İki ay sonra çıkarıp bakalım. Ama rotuş yapmadan. Hangimiz haklı çıkmışız?”
Şimdi, 2007 seçimlerinin ardından o fotoğrafı cebinizden çıkarıp bakın Deniz Bey.
Ve düşünün; Meclis grubunda “Erdoğan’ı başbakan yapıyor diyorlar. Evet yapıyorum. Var mı itirazı olan!” diye bas bas bağırmanıza değdi mi?
Erdoğan’la Beylerbeyi’nde gizlice buluşmaya ve size oy veren milyonları hiçe sayarak gizli anlaşmalar yapmanıza değdi mi? (Deniz Bey, biliyorsunuz ki bu gizli buluşmanın da tanığı var.)
Başbakan olmak, elbette Erdoğan’ın demokratik hakkıdır. Ama bunun için olağanüstü çaba harcamak CHP’nin birinci görevi değildir. Üstelik dokunulmazlık kaldırılmadan.
Bir milletvekilinin mazbatasını iptal ettirip, Anayasa’yı değiştirip, grubu baskı altına alıp, Siirt seçimlerini es geçip Erdoğan’ı meclise sokmak ve dokunulmazlık zırhına kavuşturmak için verdiğiniz canhıraş çabanın yüzde birini partiniz için verseydiniz sonuç bambaşka olurdu.
Size o gün söylediğim gibi, Türkiye’nin kaderini değiştirdiniz.
Deniz Bey; sözlerimde en ufak bir çarpıtma varsa çıkıp söyleyin. “Öyle değildi. Böyle konuşmadık.” deyin.
Genel Sekreterinizin ve en yakınlarınızın tanık olduğu bu konuşmayı inkâr edin.
Ya da başınızı önünüze eğin ve tarihin hakkınızda vereceği yargıyı düşünün.
Deniz Bey; çok ağır şeyler yazdığımın farkındayım. O akşamki tartışmaya kadar bir dostluğumuz vardı, bunları yazmak istemezdim.
Ama hem duruma doğru teşhis koyamamanız, hem de aşırı derecede inatçı olma huyunuz yüzünden hepimizi tehlikeye attınız.
Tayyip Erdoğan’ın yüzde 34 oyla meclisin üçte ikisini ele geçirmesinin manivelası oldunuz.
Daha önce Refah Partisi’nin belediyeleri ele geçirmesi de sizin oyları bölmeniz sayesinde gerçekleşmişti..
Tayyip Erdoğan’ların ve yine çok yakın dostunuz olan Melih Gökçek’lerin en büyük şansı sizdiniz.
CHP’nin ise en büyük şanssızlığı oldunuz.
Bu ülkenin sola şiddetle ihtiyaç duyduğu bir dönemde, bütün uyarılarımıza rağmen partiyi sağa çekmekte, Kürtlerden, Alevilerden, solculardan ayırmakta ısrarlı oldunuz.
Erdal İnönü, Hikmet Çetin, Murat Karayalçın, Fikri Sağlar, Ercan Karakaş, Mehmet Moğultay, Seyfi Oktay, Celal Doğan ve daha birçok sosyal demokratla el ele tutuşup halkın karşısına çıkmanız gerekirken; eski MHP’lileri, eski ANAP’lıları, idamla yargılanmış sağcı militanları parti vitrinine çıkarmakta ısrar ettiniz.
Size defalarca “Bir şeyin aslı varken kopyasına kimse bakmaz!” dememize rağmen, sol politikaları değil, MHP çizgisini tercih ettiniz.
Sağcıları ve sekreterinizi Meclis’e sokarken, İsmet Paşa’nın Avrupa Konseyi’nde komisyon başkanı olma başarısını gösteren torunu Gülsün Bilgehan’ı Meclis dışında bıraktınız.
İnanın ki bunları yazarken samimi olarak üzülüyorum. Keşke haklı çıkmasaydım, keşke sizin tahminleriniz doğrulansaydı diyorum ama durum ortada.
Yazık oldu Deniz Bey, hem size, hem partinize, hem de size inanan temiz yürekli sosyal demokratlara.
Artık bundan sonra istifa etseniz de bir etmeseniz de.
Bad-el harab-ül Basra!
Tuesday, May 1, 2007
1 mayıs, mayısın biri...
garip bir zamanda, garip bir yerde yaşıyoruz türk halkı olarak; bugün çok daha rahat gördüm. bir olay/durumun ülkenin dirliğine, düzenine katkısını imkb endeksinin dalgalanmaları ile ölçen bir zihniyetin böylesi basit bir hesabın altından kalkabilmiş olması gerekirdi. şöyle ki:
size de tavsiye ederim.
not: işin insani (şiddet/gözaltı) boyutuna değinmek bile istemiyorum; ezbere biliyorsunuz ve en sulandırılmış haliyle bile mide bulandırıcı.
- öncelikle, ağır polisiye önlemlerin alındığı durumlarda "karşı" tarafın (evet, strateji kitapları, cephe haritaları, kırmızılarla maviler) da bilendiğinin artık görülüyor olması lazım.
- sonrasında, madem herşeyimiz pek bir liberal ve her büyük satış/özelleştirmede stopaj/kdv peşinde koşma ufuksuzluğuyla, "bırak yapsınlar, bırak geçsinler" anlayışıyla hareket ediyoruz, o zaman bırakınız kırsınlar, bırakınız döksünler efendim! zararı (en fazla 3-5 milyon ytl) yandaş müteahhitlere aktarmak için ayırdıklarınızdan karşılarsınız!
- onun yerine ne yapıldı? metro, deniz otobüsü, vapur, feribot seferleri iptal edildi (hoş, çağlayan mitingi'nde de halk otobüsleri lisanslarının geri alınmasıyla tehdit edilerek çalıştırılmadı, birçok anadolu şehrinde canlı yayınlar izlenemesin diye elektrikler kesildi), her iki boğaz köprüsünün de bağlantı yollarında akışı tek şeride düşüren kontrol noktaları oluşturuldu. işine gücüne, gidecek milyonlarca insan saatlerce gecikti, medeniyetin şaşmaz baremi borsa bile zamanında işlemlerine başlayamadı. sonuç milyonlarca ytl'lik iş gücü kaybı!
size de tavsiye ederim.
not: işin insani (şiddet/gözaltı) boyutuna değinmek bile istemiyorum; ezbere biliyorsunuz ve en sulandırılmış haliyle bile mide bulandırıcı.
Wednesday, August 9, 2006
yuh! oha! çüş!
şehir değil lunaparkta yaşadığımızın resmidir:
neresinden tutsan elinde kalıyor.
Örneği çok zor görülebilecek ve yetkililerin bile "Allah korudu. Dünyanın en önemli facialarından biri haline gelebilirdi" dediği türden bir faciya kıl payı ile atlatıldı. İzinsiz yapılan sondaj taksim-4. Levent Metro Hattı’nı, deldi. Bir metro trenini boruların ucuna çarparak hafif hasar aldı.
TAKSİM-4. Levent Metro hattında dün büyük bir faciadan dönüldü. Saatte 80 kilometre hızla giden metro treni, adı açıklanmayan bir firmanın izinsiz sondaj yaparak 25 metre derinliğe inen çelik delici borularına çarptı. İçinde 750 yolcunun bulunduğu metronun ön siperliği ile 2 vagon hasar gördü.
İZİNSİZ SONDAJ
Olay Volga Dış Ticaret’te ait arazide izinsiz yapılan sondaj sonucu yaşandı. Saat 08.00 sıralarında zemin etüdü için sondaja başlayan işçiler, Taksim-4 Levent Metro hattının üzerinde bulunan arazide 25 metreye kadar indiler. Gayrettepe ile Şişli istasyonları arasındaki tünelin 60 cm. kalınlığındaki tavanının da delindiği sondajda facianın eşiğine gelindi. Sondajda kullanılan 10 santimetre çapında ve 3-4 metre uzunluğundaki delici çelik borular Metro tünelinin içine girdi. Bu sırada 750 yolcusuyla 80 kilometre hızla Taksim yönüne giden Ahmet Tektek’in kullandığı metro, sondaj borularına çarptı. Çarpma sonucu aşağıya düşen borular, çekici vagonun siperilği ile 2 vagonda hasara yol açtı. Durum derhal telsizle metro yönetimine bildirilirken metro yoluna devam ederek yolcularını Şişli İstasyonu’nda indirdi. Yolculara bir arıza meydana geldiği ve araçların sefer yapamayacakları söylendi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Ahmet Selamet ile Genel Sekreter Mesut Pektaş, dün saat 17.30’da kazanın olduğu tünelde açıklamalarda bulundu. Sondaj için Büyükşehir’den ve Şişli Belediyesi’nden izin alınmadığını söyleyen Selamet, "Facianın eşiğinden döndük" açıklaması yaptı.
KORKUNÇ İHMAL
İstanbul Büyükşehir Genel Sekreteri Mesut Pektaş olayın vehametini şu sözlerle dile getirdi: "Sondajın çelik boruları 2 dakika önce düşse tren yırtarak geçecek. Allah korusun, elektrik kontağı çıkabilir. Dünyanın en önemli facialarından biri haline gelebilirdi." Pektaş, zemin etüdü için 10 metrelik sondajın yeterli olduğunu söyledi.
neresinden tutsan elinde kalıyor.
Subscribe to:
Posts (Atom)

