Saturday, January 8, 2011
Saturday, November 20, 2010
sonunda! temmuz 2010
son birkaç yılın içinde ilk kez bu yıl eylül'den önce tatile çıkabildim. yanımda bu sene de annem var. bu yılın planı önce valide hanım, sonra peder bey ile ayrı ayrı çıkmak olduğundan ve yakın zamanda ameliyat geçirmiş olan peder beyi yormak istemediğimizden planı harfiyen yerine getirdik. istikamet yine kuşadası (macera aramıyoruz, istemiyoruz, maceraya katlanamıyoruz) ama bu sene değişik bir şey denedik. ne otel ne de apart otelde kalmak istemiyorduk ve biraz da hesaplı bir alternatif arıyorduk. biraz kurcalamayla kuşadası limanı'na çok yakın bir daireyi 15 günlüğüne tuttuk. daire ingiliz bir çifte ait ve davutlar tarafında oturan arkadaşları (myra ve kelvin frew) tarafından kiralanıyor. internet denilen nane hakikaten işe yarıyor böyle durumlarda, tavsiye ederim.
[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/18942254710"]
her neyse, son dakikada epeydir ertelediğim bir dokümantasyon çalışmasını bitirmek üzere mesaiye kaldım, mesai dönüşü alel acele toparlandık ve en fazla üç saat uyku ile sabiha gökçen'e yollandık. kısa ve rahat bir uçuş sonrası adnan menderes, bir saat kadar sonra da kuşadası. internetteki resimlerinde pek öyle görünmese de birinci bodrumda olduğu sevimsiz gerçeği ile karşılaştığımızı eve bayan myra'nın yardımları ile yerleştik. ev, kuşadası'nın önemli bir bölümü gibi yamaçlara kurulu olduğu için ön kesilmez şekilde deniz, liman ve ada manzaralı neyse ki, tamamen bir photoshop hilesine kurban gitmemişiz.
[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19646563902"]
ilk gün evin alışverişi ıvırı zıvırı halledildi ve dinlenildi. ertesi gün pazar olduğundan, en yakın plaj olan kadınlar denizi'nde yer bulunamadı ve bir mini-münakaşa sonrası "green beach" nam bir plajda gün gün edildi, gidilebilen her gün kadınlar denizi'ne gidilmesine de ikinci bir emre kadar karar verildi. akşam sahil parkındaki meydanda (ismail cem dostluk ve barış meydanı - vay!) küba'lı bir grubu ve onun kocaman teyze standartlarını büyük ölçüde karşılayan solistini dinledik. günler geçti ve mahallenin pazarına gidesimiz tuttu. pazar salı günü kuruluyor ve tezgahları işletenlerin çoğu roman. her türlü stereotipik anlatımdan özenle kaçınırım, ama roman demek izleyen ilginç anlar demek a dostlar. efendim, tezgahın başında annem biber falan bakarken benim de cep telefonundan bir şeye bakmam gerekti. dakikası dolmadan roman bir abimiz şöyle deme ihtiyacını hissetti: "o telefon ağırlık yapmıyo mu abey?" höh! "yok yok iyi böyle" falan deyip geçiştirdikten sonra hızla olay yerinden uzaklaştık.
[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19365138127"]
ev dönüşü yolu şaşırıp bir sokak yukarıdan gitmemizle de bu sefer bir sokak dolusu romanın ortasında kaldık mı? bilenler bilir, kuşadası'nın güvercinada - kervansaray arasında kalan kısmı daha eski yerleşimdir ve bu civarın yukarı kısımlarının çoğu roman nüfustur. daha on adım atmadan bizi turist zanneden çocuğun biri a 1 b 2 bastı küfrü! "hsktr ordan pç" diyemiyorsun zira kavga çıkar, daha doğrusu dayak yeriz. yabancı olmadığımızı söyleyince aralarında bir özür diledi, biz de aradan seyirtip geçiverdik, yolumuzu bir şekilde düzleyip eve vardık. heyecana alışmamış bünyeye birkaç günlük adrenalin oldu, çok da güzel oldu.
[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19365236080"]
diğer günler deniz/ev/mümkünse çarşı döngüsünde sürüp gitti. arada kendini apartmanın sahibi zanneden ve bizden aidat falan almaya çalışan, alamayacağını anlayınca kuduran, kendini bilmez bir apartman sakiniyle uğraştık. muntazam aralıklarla ve çok şık formasyonlarla uçan savaş jetleri bizlere ege kıyısında olduğumuzu ve bunun bir kaşıntı mevzuu olduğunu hatırlattı. valide hanıma sandalet almak için selçuk'a gittik, arada en az onbeş senedir gitmediğim efes'e uğradık. efes'in benim için ilginç olan tarafı her geçen gün toprağın altından yeni bir şeylerin çıkıyor olması. dolayısıyla her geçen gün yeniden inşa ediliyor ve yenileniyor, oysa ki her şey en az binbeşyüz yıl öncesinden kalma. selçuk'ta tüm gün dolandıktan sonra bir köfteciye uğradık. janjanlı bir ismi yok, "selçuk köftecisi". öyle böyle bir köfte imal etmiyorlar burada arkadaş! tek lokmalık ama tam bir lezzet bombası olan köfteler yapıyorlar, yolunuz düşerse mutlaka ama mutlaka uğramalısınız. burada yerel efsane yağlı güreşçi mandingo (tekin kalkan, lakap da pek sakat :) ) ile tanıştık. köfteden hareketle yaptığım tek tahminim mekanın sahiplerinin rumeli, tercihen makedonya muhaciri olduğu idi, çünkü bu köfte işini memlekette en iyi kıvıranlar onlar. tahminim tuttu tabii ki :)
[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19496915554"]
arada az canımızı sıkan şeyler de olmadı değil. yetkisini kendinden alan apartman yetkisizinden zaten bahsettim. bahsetmediğim şeylerden biri de evin dandik şekilde döşenmiş elektrik tesisatı. hoş, genel olarak yöredeki binaların yapı kalitesi yerlerde, ama elektrik tesisatı özelinde "bizim" ev bambaşkaydı. bir sigorta arızası bir akşamımızı heder etti. evde sıcak su ve fırın tamamen elektriğe bağlı olduğu için -güneş enerjisi ve gaz ocağı bekliyor insan haliyle- kalakaldık. işin ilginç tarafı ise elektrik kullanımımızın kaldığımız sürece yoğunluğu hiç değişmemiş olsa da en başta önemsemediğimiz -sigorta atar, tekrar şalter açılır, devam edilir- arızanın ilk haftanın ortalarından sonra başlamış olması. sigorta panosunun arka tarafından kablolar açık şekilde görülebildiği için dışarıdan kurcalandığını düşündük en komplo teorisyeni halimizle.
[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/19524443558"]
burada "komplo teorisi" ibaresi biraz hafif kaçıyor, çünkü bir ara komşu olduğumuz bir komiser ile adli makamlara yansımış birtakım sorunlarımız var ve bu süreç başladığından beri kendimizi garip durumlar/olaylar içinde buluyoruz. ne bileyim, herhangi bir gün plaja gidip gitmeyeceğimizi kim nereden bilebilir de bize yer ayırabilir? hem de daha önce geldiğimiz günlerde hiç böyle bir "iyilik" ile karşılaşmamışken? ayırılan yer de gayet tekinsiz üç-beş elemanın tam ortası bu arada. ya da döneceğimiz günün akşamı dışarı çıkarken kapının önünde aylak aylak gezinen, makinalı silah taşıyan bir polis bulur musunuz? sokakta polise ait herhangi bir resmi araç yokken? sokakta polisin müdahalesini gerektirir herhangi bir olay yokken? bunu kafaya takmayıp limanda oturacak bir yer ararken girdiğimiz bir mekandan -yer ismi de vereyim, harvard cafe- "sizi alamıyoruz, aranıyormuşsunuz" diye geri çevrilir misiniz? şu saatten sonra ne komplo teorisi? böyle aptalca olaylar silsilesi de moral bozdu haliyle. yine de eğlenmeyi ve dilenmeyi bildik, sağ ve salim olarak istanbul'a döndük. birikmiş iki foundation serisi kitabımı bitirdim, bir kuşadası klasiği olarak ayağımı sakatladım,bir çok konuda kendime tutamayacağım sözler verdim, son dakikada yunan radyosu keşfettim,... geldim!
[blackbirdpie url="http://twitter.com/egiboy/status/20092905755"]
geldiğim gibi dergilerimi teslim aldım. ne zaman? az-z sonra!
Tuesday, October 5, 2010
zeyna ulan :)
youtube'daki zeyna dı voriyır prinses aşkı bambaşka. ibretlik bir paylaşım.
Friday, September 24, 2010
eylül 2010: gelecek program
- temmuz 2010 tatil macerası
- wired dergilerimin gelme serüveni
- eylül 2010 istanbul'dan kaçış: "the vacation that never comes"
yakında egiblog'da!
Monday, August 9, 2010
ondokuzmartikibinondanberi - 3
—amma birikmiş ha!—
mayıs ayının bilmemkaçında bebek dükkan burger'e gittik işteki tertiple beraber. yer ufak, talep yüksek, dolayısıyla hem kalabalık, hem rahatsız, hem de sıcaktı. eksiz katıksız nasıl bir mamul ortaya koyduklarını görmek için en basit, "baz" burgerlerinden söyledik. söylemin eyleme dönmesi ise epey bir zaman aldı. aman ne yavaşlık! insanı hammadde esprilerine zorlayan cinsten. neden sonra gelebildi burgerler. hiç de matah değillerdi; garip bir yanık hayvan yağı kokusu sinmiş, herhangi bir iyi özelliği ile öne çıkmayan iri ve yassı et topakları ile karşılaştık. gunün ilerleyen saatlerindeki mide rahatsızlığı, yediklerimin tadının ağzıma gelip gelip durması da cabası. yakın zamanda dönmemek üzere uzaklaştık. şimdilik gbk da gayet işimizi görür...
ilerleyen günlerde (sanırım mayıs'ın 20'siydi) bir dot oyunu daha izledim: punk rock. uzatmayacağım. ergenlik, hormonlar, şiddet ve rock. iyice çalkalayın, dibiniz düşe düşe izleyin.
ps.: bu blog entarisini yazmak için ipod'umdaki wordpress uygulamasını kullandım. daha önce pek elim varmıyordu zor olur diye, demek ki buradan da yazılabiliyormuş.
mayıs ayının bilmemkaçında bebek dükkan burger'e gittik işteki tertiple beraber. yer ufak, talep yüksek, dolayısıyla hem kalabalık, hem rahatsız, hem de sıcaktı. eksiz katıksız nasıl bir mamul ortaya koyduklarını görmek için en basit, "baz" burgerlerinden söyledik. söylemin eyleme dönmesi ise epey bir zaman aldı. aman ne yavaşlık! insanı hammadde esprilerine zorlayan cinsten. neden sonra gelebildi burgerler. hiç de matah değillerdi; garip bir yanık hayvan yağı kokusu sinmiş, herhangi bir iyi özelliği ile öne çıkmayan iri ve yassı et topakları ile karşılaştık. gunün ilerleyen saatlerindeki mide rahatsızlığı, yediklerimin tadının ağzıma gelip gelip durması da cabası. yakın zamanda dönmemek üzere uzaklaştık. şimdilik gbk da gayet işimizi görür...
ilerleyen günlerde (sanırım mayıs'ın 20'siydi) bir dot oyunu daha izledim: punk rock. uzatmayacağım. ergenlik, hormonlar, şiddet ve rock. iyice çalkalayın, dibiniz düşe düşe izleyin.
ps.: bu blog entarisini yazmak için ipod'umdaki wordpress uygulamasını kullandım. daha önce pek elim varmıyordu zor olur diye, demek ki buradan da yazılabiliyormuş.
Wednesday, July 14, 2010
ondokuzmartikibinondanberi - 2
-ya da nisansonumayısbaşıbilinmezbirnoktayadeğin-
kısa keseceğim. kesemediysem, en azından denedim.
nisan başında dükkandan irice bir grup oluşturup erikli yaylası'na trekking yapmaya gittik. daha önce -ki yaklaşık 15 yıl kadar önce oluyor bu- geldiğimden beri çok ve ne yazık ki kötü yönde değişmiş erikli yaylası. bir yerlere su getirmek için olmadık yerlere borular, künkler döşemişler, dere kenarının önemli bir bölümüne kayalar yığıp etrafı darmaduman etmişler. her neyse, çok da hazırlık yapmadan gittim; ne bileyim, trekking ayakkabısı yerine prehistorik nubuk hush puppies'lerim vardı ayağımda. epeyce yürüyüp sonrasında hafif bir tırmanışla şelaleye (şelale!) ulaştık. sonra tatlı bir inişle günün ilk yarısı tamamlandı. yemek ve dinlenme molası; sucuk ekmek, hemen ardından folyoda eritilmiş koska helva + nutellaya muz bandırmaca. bir yerlere tırmanacağımız, tırmanmayacaksak da epey zorlanacağımız belli. mola sonuna doğru yağmurun başlaması da günün geri kalanının nasıl geçeği konusunda şüpheye yer bırakmadı; vıcık vıcık ve zorlu. keçi yolundan farksız güzergah, yağmurdan dolayı devamlı kayan zemin, iki bacağıma da sırayla kramp girmesi ve bütün o çamurdan kurtulduktan sonra teşvikiye köyü'ne doğru devam eden ve en azından o an hiç bitmeyecekmiş gibi gelen düzlük. o kadar masraf edip su geçirmez trekking botu alanların hayal kırıklığı, benimse tek kuru kalan yerimin ayaklarım olması. uzun zamandan sonra böyle bir değişiklik iyi geldi diyebilirim. 50 kilo kadar verdikten sonra tekrarlamak lazım.
23 nisan tatilinde ise wired dergisinin -sevilir, tavsiye edilir- eski sayılarını bulma hevesiyle kadıköy'deydim. sahaflık müessesesi anadolu yakasında ölmüş durumda efendim, ben bugün bunu gördüm. sadece eski kitap, lütfederlerse de birkaç eski dergi bulunabiliyor kadıköy "sahaf"larında. bu eski dergilerin tamamı da türkçe. yabancı dergilerin geçmiş sayıları (back issue) ise dağıtım şirketleri tarafından hemen toplatıldığı için bulunamıyormuş. hafif bir moral bozukluğuyla karşıya geçmeye karar verdim. beşiktaş iskelesinin önünde 1. ordu bandosunun konserine (önce marşlar, sonra klasikler, sonra eller havaya- tipik türk düğünündeki playlist'e yakın bir şeydi) takıldım biraz, sonrasında ver elini vapur. hava da bir güzel, bir güzel... vapurun kıç tarafına kurulmamla telefonumun çalması bir oldu. arayan, en az 3 senedir görüş(e)mediğim, inanç'tan, bizim tertipten can barışcan, nam-ı diğer cancan. iştir, güçtür, yapılandır, yapılmak istenendir, ..., her şeyden konuştuk. 3 yıllık arayı 6 saatte kapattık. çaktırmayayım, bir sürü proje adayı fikir çıktı. dergiler mi? dergilerin 134 tanesini -ki bulmaya çalıştıklarım 150-160 küsur taneydi- ebay'den buldum. halen tamamına erememiş olan geliş hikayeleri ayrı bir yazı konusu...
kısa keseceğim. kesemediysem, en azından denedim.
nisan başında dükkandan irice bir grup oluşturup erikli yaylası'na trekking yapmaya gittik. daha önce -ki yaklaşık 15 yıl kadar önce oluyor bu- geldiğimden beri çok ve ne yazık ki kötü yönde değişmiş erikli yaylası. bir yerlere su getirmek için olmadık yerlere borular, künkler döşemişler, dere kenarının önemli bir bölümüne kayalar yığıp etrafı darmaduman etmişler. her neyse, çok da hazırlık yapmadan gittim; ne bileyim, trekking ayakkabısı yerine prehistorik nubuk hush puppies'lerim vardı ayağımda. epeyce yürüyüp sonrasında hafif bir tırmanışla şelaleye (şelale!) ulaştık. sonra tatlı bir inişle günün ilk yarısı tamamlandı. yemek ve dinlenme molası; sucuk ekmek, hemen ardından folyoda eritilmiş koska helva + nutellaya muz bandırmaca. bir yerlere tırmanacağımız, tırmanmayacaksak da epey zorlanacağımız belli. mola sonuna doğru yağmurun başlaması da günün geri kalanının nasıl geçeği konusunda şüpheye yer bırakmadı; vıcık vıcık ve zorlu. keçi yolundan farksız güzergah, yağmurdan dolayı devamlı kayan zemin, iki bacağıma da sırayla kramp girmesi ve bütün o çamurdan kurtulduktan sonra teşvikiye köyü'ne doğru devam eden ve en azından o an hiç bitmeyecekmiş gibi gelen düzlük. o kadar masraf edip su geçirmez trekking botu alanların hayal kırıklığı, benimse tek kuru kalan yerimin ayaklarım olması. uzun zamandan sonra böyle bir değişiklik iyi geldi diyebilirim. 50 kilo kadar verdikten sonra tekrarlamak lazım.
23 nisan tatilinde ise wired dergisinin -sevilir, tavsiye edilir- eski sayılarını bulma hevesiyle kadıköy'deydim. sahaflık müessesesi anadolu yakasında ölmüş durumda efendim, ben bugün bunu gördüm. sadece eski kitap, lütfederlerse de birkaç eski dergi bulunabiliyor kadıköy "sahaf"larında. bu eski dergilerin tamamı da türkçe. yabancı dergilerin geçmiş sayıları (back issue) ise dağıtım şirketleri tarafından hemen toplatıldığı için bulunamıyormuş. hafif bir moral bozukluğuyla karşıya geçmeye karar verdim. beşiktaş iskelesinin önünde 1. ordu bandosunun konserine (önce marşlar, sonra klasikler, sonra eller havaya- tipik türk düğünündeki playlist'e yakın bir şeydi) takıldım biraz, sonrasında ver elini vapur. hava da bir güzel, bir güzel... vapurun kıç tarafına kurulmamla telefonumun çalması bir oldu. arayan, en az 3 senedir görüş(e)mediğim, inanç'tan, bizim tertipten can barışcan, nam-ı diğer cancan. iştir, güçtür, yapılandır, yapılmak istenendir, ..., her şeyden konuştuk. 3 yıllık arayı 6 saatte kapattık. çaktırmayayım, bir sürü proje adayı fikir çıktı. dergiler mi? dergilerin 134 tanesini -ki bulmaya çalıştıklarım 150-160 küsur taneydi- ebay'den buldum. halen tamamına erememiş olan geliş hikayeleri ayrı bir yazı konusu...
Wednesday, May 12, 2010
ondokuzmartikibinondanberi - 1
akşamlardan ondokuz mart ikibinon. mısır apartmanı, kat 5. yedi-sekiz arkadaş çok ayıpçı bir şey yaptık. hatta birimiz eşiyle yaptı. devamını anlatmalı mıyım anlatmamalı mıyım bilmiyorum, çünkü olay hırsızlık, çaresizlik, eşcinsel ilişki ve akıl almaz seviyede bir uyuşturucu/uyarıcı sarfiyatı içeriyor. neyse, konuyu artık açtık. devam etmemek olmaz...
mısır apartmanı, kat 5. tiyatro dot. şubatın yirmidördünde oynanması gereken ama bir şekilde ertelenen oyuna sonunda kavuştuk. alışveriş ve s***ş. orijinal adıyla shopping and fucking. gitmeden önce ekşi'ye girip kafamızı karıştırdık. allak bullak olmamız garantiymiş, onu öğrendik. allak bullak olduk, memnunuz. allanıp bullanırken şunlar da oluyor:
daha yazardım ama hem sıkıldım, hem de pek çok detayı unuttum. izlenmeli. ben şahsen oyunculuk seviyesi çok ama çok farklı da olsa flash tv'deki "gerçek kesit" tadında izledim. satır aralarında mutlaka başka cevherler vardır ama anama küfrediyor olma ihtimali de var şimdi o satır aralarında. sapa mahalle, belli mi olur.
devam edecek...
mısır apartmanı, kat 5. tiyatro dot. şubatın yirmidördünde oynanması gereken ama bir şekilde ertelenen oyuna sonunda kavuştuk. alışveriş ve s***ş. orijinal adıyla shopping and fucking. gitmeden önce ekşi'ye girip kafamızı karıştırdık. allak bullak olmamız garantiymiş, onu öğrendik. allak bullak olduk, memnunuz. allanıp bullanırken şunlar da oluyor:
- oyun olabilecek en itici şekilde, bir kusma sahnesiyle açılıyor.
- metin galiz oğlu galiz. küfürler havada uçuşuyor. ben rahatsız olmadım, ama değinmekte fayda var.
- insanların yeri geldiğinde en temel ihtiyaçlarını karşılamak için bu kadar düşebileceklerini akıl hafsala almıyor. kişilerin içinde bulundukları durumun müşküllüğü yeri geldiğinde diğer kişilerce alabildiğine sömürülebiliyor.
- tekrarlanan belli motifler var; bir derdi anlatmak için devamlı değinilen aslan kral, markette satılan insan, vs.
- günümüz vahşi -başka türlüsü var mı sanki?- kapitalizmini pek güzel özetliyor: "para medeniyettir;medeniyet, para!" düzeni yemiş bitirmiş olan para babası mentor'ın, hikayenin görece daha sefil kahramanlarına kafalarına çaka çaka öğrettiği en temel şey bu.
- en önemlisi, oyun değindiği ve yer yer betimlediği insanın en olmadık/garip/iğrenç şeyleri haz nesnesi haline getirme durumunun tam da göbeğine bırakıyor izleyiciyi. dehşetli, iç burkan/kaldıran bir oyunu izlerken kimileyin yarım yarım yarılmadım dersem haksızlık etmiş olurum. shopping and fucking "fapping at the shocking"e değiniyor diyebiliriz :)
- tuğrul tülek. nokta. yok yok; tuğrul tülek, noktalı virgül, ex dağıtan çocuk, nokta.
- yüzeyselleşirsek de "ece dizdar" ve "sideboobs" demek istiyorum. tuğrul tülek'in poposundan sonra görseydik daha iyi olurdu tabii... adam değilsin mark ravenhill!
daha yazardım ama hem sıkıldım, hem de pek çok detayı unuttum. izlenmeli. ben şahsen oyunculuk seviyesi çok ama çok farklı da olsa flash tv'deki "gerçek kesit" tadında izledim. satır aralarında mutlaka başka cevherler vardır ama anama küfrediyor olma ihtimali de var şimdi o satır aralarında. sapa mahalle, belli mi olur.
devam edecek...
Subscribe to:
Comments (Atom)