Monday, August 9, 2010

ondokuzmartikibinondanberi - 3

—amma birikmiş ha!—

mayıs ayının bilmemkaçında bebek dükkan burger'e gittik işteki tertiple beraber. yer ufak, talep yüksek, dolayısıyla hem kalabalık, hem rahatsız, hem de sıcaktı. eksiz katıksız nasıl bir mamul ortaya koyduklarını görmek için en basit, "baz" burgerlerinden söyledik. söylemin eyleme dönmesi ise epey bir zaman aldı. aman ne yavaşlık! insanı hammadde esprilerine zorlayan cinsten. neden sonra gelebildi burgerler. hiç de matah değillerdi; garip bir yanık hayvan yağı kokusu sinmiş, herhangi bir iyi özelliği ile öne çıkmayan iri ve yassı et topakları ile karşılaştık. gunün ilerleyen saatlerindeki mide rahatsızlığı, yediklerimin tadının ağzıma gelip gelip durması da cabası. yakın zamanda dönmemek üzere uzaklaştık. şimdilik gbk da gayet işimizi görür...

ilerleyen günlerde (sanırım mayıs'ın 20'siydi) bir dot oyunu daha izledim: punk rock. uzatmayacağım. ergenlik, hormonlar, şiddet ve rock. iyice çalkalayın, dibiniz düşe düşe izleyin.

ps.: bu blog entarisini yazmak için ipod'umdaki wordpress uygulamasını kullandım. daha önce pek elim varmıyordu zor olur diye, demek ki buradan da yazılabiliyormuş.

Wednesday, July 14, 2010

ondokuzmartikibinondanberi - 2

-ya da nisansonumayısbaşıbilinmezbirnoktayadeğin-

kısa keseceğim. kesemediysem, en azından denedim.

nisan başında dükkandan irice bir grup oluşturup erikli yaylası'na trekking yapmaya gittik.  daha önce -ki yaklaşık 15 yıl kadar önce oluyor bu- geldiğimden beri çok ve ne yazık ki kötü yönde değişmiş erikli yaylası.  bir yerlere su getirmek için olmadık yerlere borular, künkler döşemişler, dere kenarının önemli bir bölümüne kayalar yığıp etrafı darmaduman etmişler.  her neyse, çok da hazırlık yapmadan gittim; ne bileyim, trekking ayakkabısı yerine prehistorik nubuk hush puppies'lerim vardı ayağımda.  epeyce yürüyüp sonrasında hafif bir tırmanışla şelaleye (şelale!) ulaştık.  sonra tatlı bir inişle günün ilk yarısı tamamlandı.  yemek ve dinlenme molası; sucuk ekmek, hemen ardından folyoda eritilmiş koska helva + nutellaya muz bandırmaca.  bir yerlere tırmanacağımız, tırmanmayacaksak da epey zorlanacağımız belli.  mola sonuna doğru yağmurun başlaması da günün geri kalanının nasıl geçeği konusunda şüpheye yer bırakmadı; vıcık vıcık ve zorlu.  keçi yolundan farksız güzergah, yağmurdan dolayı devamlı kayan zemin, iki bacağıma da sırayla kramp girmesi  ve bütün o çamurdan kurtulduktan sonra teşvikiye köyü'ne doğru devam eden ve en azından o an hiç bitmeyecekmiş gibi gelen düzlük.  o kadar masraf edip su geçirmez trekking botu alanların hayal kırıklığı, benimse tek kuru kalan yerimin ayaklarım olması.  uzun zamandan sonra böyle bir değişiklik iyi geldi diyebilirim.  50 kilo kadar verdikten sonra tekrarlamak lazım.

23 nisan tatilinde ise wired dergisinin -sevilir, tavsiye edilir- eski sayılarını bulma hevesiyle kadıköy'deydim.  sahaflık müessesesi anadolu yakasında ölmüş durumda efendim, ben bugün bunu gördüm.  sadece eski kitap, lütfederlerse de birkaç eski dergi bulunabiliyor kadıköy "sahaf"larında.  bu eski dergilerin tamamı da türkçe.  yabancı dergilerin geçmiş sayıları (back issue) ise dağıtım şirketleri tarafından hemen toplatıldığı için bulunamıyormuş.  hafif bir moral bozukluğuyla karşıya geçmeye karar verdim.  beşiktaş iskelesinin önünde 1. ordu bandosunun konserine (önce marşlar, sonra klasikler, sonra eller havaya- tipik türk düğünündeki playlist'e yakın bir şeydi) takıldım biraz, sonrasında ver elini vapur.  hava da bir güzel, bir güzel... vapurun kıç tarafına kurulmamla telefonumun çalması bir oldu.  arayan, en az 3 senedir görüş(e)mediğim, inanç'tan, bizim tertipten can barışcan, nam-ı diğer cancan.  iştir, güçtür, yapılandır, yapılmak istenendir, ..., her şeyden konuştuk.  3 yıllık arayı 6 saatte kapattık.  çaktırmayayım, bir sürü proje adayı fikir çıktı.  dergiler mi?  dergilerin 134 tanesini -ki bulmaya çalıştıklarım 150-160 küsur taneydi- ebay'den buldum.  halen tamamına erememiş olan geliş hikayeleri ayrı bir yazı konusu...

Wednesday, May 12, 2010

ondokuzmartikibinondanberi - 1

akşamlardan ondokuz mart ikibinon.  mısır apartmanı, kat 5.  yedi-sekiz arkadaş çok ayıpçı bir şey yaptık.  hatta birimiz eşiyle yaptı.  devamını anlatmalı mıyım anlatmamalı mıyım bilmiyorum, çünkü olay hırsızlık, çaresizlik, eşcinsel ilişki ve akıl almaz seviyede bir uyuşturucu/uyarıcı sarfiyatı içeriyor.  neyse, konuyu artık açtık.  devam etmemek olmaz...

mısır apartmanı, kat 5. tiyatro dot. şubatın yirmidördünde oynanması gereken  ama bir şekilde ertelenen oyuna sonunda kavuştuk.  alışveriş ve s***ş.  orijinal adıyla shopping and fucking.  gitmeden önce ekşi'ye girip kafamızı karıştırdık.  allak bullak olmamız garantiymiş, onu öğrendik.  allak bullak olduk, memnunuz.  allanıp bullanırken şunlar da oluyor:

  • oyun olabilecek en itici şekilde, bir kusma sahnesiyle açılıyor.

  • metin galiz oğlu galiz.  küfürler havada uçuşuyor.  ben rahatsız olmadım, ama değinmekte fayda var.

  • insanların yeri geldiğinde en temel ihtiyaçlarını karşılamak için bu kadar düşebileceklerini akıl hafsala almıyor.  kişilerin içinde bulundukları durumun müşküllüğü yeri geldiğinde diğer kişilerce alabildiğine sömürülebiliyor.

  • tekrarlanan belli motifler var; bir derdi anlatmak için devamlı değinilen aslan kral, markette satılan insan, vs.

  • günümüz vahşi -başka türlüsü var mı sanki?- kapitalizmini pek güzel özetliyor: "para medeniyettir;medeniyet, para!"  düzeni yemiş bitirmiş olan para babası mentor'ın, hikayenin görece daha sefil kahramanlarına kafalarına çaka çaka öğrettiği en temel şey bu.

  • en önemlisi, oyun değindiği ve yer yer betimlediği insanın en olmadık/garip/iğrenç şeyleri haz nesnesi haline getirme durumunun tam da göbeğine bırakıyor izleyiciyi. dehşetli, iç burkan/kaldıran bir oyunu izlerken kimileyin yarım yarım yarılmadım dersem haksızlık etmiş olurum.  shopping and fucking "fapping at the shocking"e değiniyor diyebiliriz :)

  • tuğrul tülek. nokta. yok yok; tuğrul tülek, noktalı virgül, ex dağıtan çocuk, nokta.

  • yüzeyselleşirsek de "ece dizdar" ve "sideboobs" demek istiyorum.  tuğrul tülek'in poposundan sonra görseydik daha iyi olurdu tabii... adam değilsin mark ravenhill!


daha yazardım ama hem sıkıldım, hem de pek çok detayı unuttum.  izlenmeli.  ben şahsen oyunculuk seviyesi çok ama çok farklı da olsa flash tv'deki "gerçek kesit" tadında izledim.  satır aralarında mutlaka başka cevherler vardır ama anama küfrediyor olma ihtimali de var şimdi o satır aralarında.  sapa mahalle, belli mi olur.

devam edecek...

Monday, April 12, 2010

Friday, March 26, 2010

su hayattır

"history can be viewed in many ways, and many general formulae can be invented which cover enough of the ground to seem adequate if the facts are carefully selected. i suggest, without undue solemnity, the following alternative theory of the causation of the industrial revolution: industrialism is due to modern science, modern science is due to galileo, galileo is due to copernicus, copernicus is due to the renaissance, the renaissance is due to the fall of constantinople, the fall of constantinople is due to the migration of the turks, the migration of the turks is due to the desiccation of central asia. therefore the fundamental study in searching for historical causes is hydrography."

- bertrand russell