Sunday, July 20, 2008
Tuesday, July 8, 2008
okumaz yazmazlık
yazamıyorum. yazacak gücü uzun zamandır kendimde bulamıyorum. yok. tıkanıyorum. olmuyor. bir sonraki cümleyi daha önce yazdıklarıma eklemlendirmekte zorlanıyorum.
içinde bulunduğum bu garip halin kendimce iki açıklaması var. "kim niye, niçin yazar?" diye ne zaman düşünsem ilk şu sonuca varıyorum: derdi olan insan yazar. yazmak kaçamak bir çıkış yoludur sonuçta dertlerimizin. sırlarımızı kuyuların içine içine bağırmaktır. şu ya da bu şekilde sıkıntılarını paylaşamayanlar eninde sonunda sapıtır, kayışı koparır, delirir ve delilerin en iyi bildikleri, akıllarından hiç çıkmayan belki de tek şey içinden geçip sonuna vardıkları delirme sürecidir. bu yüzden deliler halden anlar, empatiktir deliler. kuyu başlarında dolanır, sıkıntılarını, sırlarını haykıranların ardından kuyunun başına seyirtip eteklerinde biriktirdikleri taşları döküverirler aşağı. peki neden? "akıllı"ları bir araya getirip dertlilerin, delirmek üzere olanları dertlerine çözüm bulmaya zorlamak için. kırk "akıllı"nın da yetmediği durumlar da şikayet konusu olmuş tabii, "bir deli bir kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış" diye.
işin ilginç tarafı, böyle delilikle dertlilikle alakalı vahim bir durum da yok ortada. hatta tam tersine, kendimi sözel olarak hayatım boyunca en iyi ifade ettiğim zamanları yaşıyorum bile diyebilirim. hiçbir sıkıntımı içime atmıyorum, ölçmek/tartmak dışında hiçbir tepkimi geciktirmiyorum. yine de yazmak? şu sıralar nedense mümkün değil. konu üzerine biraz daha kafa patlatınca olayı çözdüm gibi geldi yalnız. evet, yazamıyorum, çünkü okuyamıyorum! okulun yaz dönemi başladıberi eve akşam 22:30'dan önce geldiğim yok. vardığım zaman da latin alfabesine karşı alerjiye benzer bir şey tetikleniyor içimde. geriye sabah serviste geçirdiğim 1 saatlik ara kalıyor ki, onda da uyuyorum gayriihtiyari. okumaya değil zaman, an bile yaratamıyorum durum böyleyken. işte olan biten şeylerin, üzerinde uğraştığım işlerin önemli bölümünü paylaşmam söz konusu bile değil. okulda bugün derste kerrat cetvelini belleyip bellemediğim de kimsenin umuru değil. bir okuduğum ve dinlediğim şeyler kalıyor hakkında yazacak ama onlar da namevcut.
hayat damarlarımın kaçı kopmuş demektir sizce?
içinde bulunduğum bu garip halin kendimce iki açıklaması var. "kim niye, niçin yazar?" diye ne zaman düşünsem ilk şu sonuca varıyorum: derdi olan insan yazar. yazmak kaçamak bir çıkış yoludur sonuçta dertlerimizin. sırlarımızı kuyuların içine içine bağırmaktır. şu ya da bu şekilde sıkıntılarını paylaşamayanlar eninde sonunda sapıtır, kayışı koparır, delirir ve delilerin en iyi bildikleri, akıllarından hiç çıkmayan belki de tek şey içinden geçip sonuna vardıkları delirme sürecidir. bu yüzden deliler halden anlar, empatiktir deliler. kuyu başlarında dolanır, sıkıntılarını, sırlarını haykıranların ardından kuyunun başına seyirtip eteklerinde biriktirdikleri taşları döküverirler aşağı. peki neden? "akıllı"ları bir araya getirip dertlilerin, delirmek üzere olanları dertlerine çözüm bulmaya zorlamak için. kırk "akıllı"nın da yetmediği durumlar da şikayet konusu olmuş tabii, "bir deli bir kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış" diye.
işin ilginç tarafı, böyle delilikle dertlilikle alakalı vahim bir durum da yok ortada. hatta tam tersine, kendimi sözel olarak hayatım boyunca en iyi ifade ettiğim zamanları yaşıyorum bile diyebilirim. hiçbir sıkıntımı içime atmıyorum, ölçmek/tartmak dışında hiçbir tepkimi geciktirmiyorum. yine de yazmak? şu sıralar nedense mümkün değil. konu üzerine biraz daha kafa patlatınca olayı çözdüm gibi geldi yalnız. evet, yazamıyorum, çünkü okuyamıyorum! okulun yaz dönemi başladıberi eve akşam 22:30'dan önce geldiğim yok. vardığım zaman da latin alfabesine karşı alerjiye benzer bir şey tetikleniyor içimde. geriye sabah serviste geçirdiğim 1 saatlik ara kalıyor ki, onda da uyuyorum gayriihtiyari. okumaya değil zaman, an bile yaratamıyorum durum böyleyken. işte olan biten şeylerin, üzerinde uğraştığım işlerin önemli bölümünü paylaşmam söz konusu bile değil. okulda bugün derste kerrat cetvelini belleyip bellemediğim de kimsenin umuru değil. bir okuduğum ve dinlediğim şeyler kalıyor hakkında yazacak ama onlar da namevcut.
hayat damarlarımın kaçı kopmuş demektir sizce?
Monday, June 30, 2008
talim terbiye
şu sıralar kafa yorulan şeyler:
- lise öğrencileri için bir yazılım geliştirme programı (müfredatı). bir iş çıkışı aktivitesi planlıyorum inanç için ilerleyen tarihlerde ve big-O notation falanla başlarsam tırsarlar diye korkuyorum :)
- egiboy planlama teşkilatı "proce"leri. artık planlı bir şekilde girişmek lazım kendilerine.
- mezunlar derneği: 6 ay oldu kurulalı ve hiçbir hareket yok. bir tek organizasyon düzenlenmedi, ilk genel kurulda bahsedilen işlerin çoğuna el bile sürülmedi. yanlış birşeyler var.
Wednesday, June 11, 2008
kafanı toparla!
herhangi birşeyi anlatmaya çalışırken artık kendimi paralel düşünce işlemeye zorlamaktan mı yoksa herhangi bir bağlamda belli bir süreden kalmayı becerememekten midir bilinmez, konudan konuya atlıyorum. her ne kadar bazı durumlarda işe bile yarasa (tabu oynarken çağrışımlar kadar işe yarayan ne var yasak kelimeleri söylememek dışında?) da çok şikayetçiyim bu durumdan. kayda, daha doğrusu yazıya alınmış bir hali moleskine'imde karalanmış bulunuyor, buraya da koymadan edemedim. abimin doğum günüyle ilgili bir blog entry'si olacaktı eğer olabilseydi, ama ameliyat masasında kaldılar:
amiyane tabirle, "bu ne lan"? tekrar yazarken bile yoruldum. en acilinden tatile çıkmak gerekiyor, görünen o. bünyeyi tuzlu suya yatırmak gerek. ağustos ortasından önce olamayacak ama bu ne yazık ki...
bugün abimin doğum günü. her seferkinden biraz özel yalnız bu yılki, çünkü kendileri artık 30 yaşında (doldurduğun yaş sayılıyordu, değil mi? yani 23 mayıs 1978 doğumlu biri 30 yaşındadır ve 31'inden gün alacaktır, doğru mu? zaten bir bunu kıvıramıyorum bir de akrabalık ilişkilerini. mesela elti nedir allahaşkına? e.t.'nin nesidir? bu kadar sözcük kalabalığına ne gerek var? adres tarif ederken başlangıç noktasını belirldikten sonra sadece ileri/geri/sağ/sol yeterliyken, birinin size yakınlığını tarif ederken anne/baba/(abi/abla)/kardeş kelimeleri ("çekirdek aile komut seti" :) ) neyimize yetmiyor? hayır yani, problem tanımına baktığında biri ağaç karışlama (tree traversal), diğeriyse yönlü bir çizgede iki nokta arası güzergahı işaretleme. ilk problemdeki yapı hiyerarşik olduğundan işimiz çok daha kolay. diğer problemde ise hem devamlı bir oryantasyon kontrolü yapmak lazım, hem de bağlantılar öngörülemiyor; mesela kadıköy altıyol'da bahariye caddesi'nden boğa'ya gidiş yönünde "sol" neresi? hangi sol, kaçıncı sol? bu nedenle daha basit bir yönerge setiyle daha karmaşık bir problemi çözerken çok daha basit bir problemde ortalığı jargona boğmak niye? neyse, otuz? otuz.)
amiyane tabirle, "bu ne lan"? tekrar yazarken bile yoruldum. en acilinden tatile çıkmak gerekiyor, görünen o. bünyeyi tuzlu suya yatırmak gerek. ağustos ortasından önce olamayacak ama bu ne yazık ki...
Thursday, May 29, 2008
altivi patladı!
günün haberi bu olsa gerek; altivi'nin sahipleri dolandırıcılık iddiasıyla gözaltına alınmış. her ne kadar zamanında inceleyelim, tüketici davranışlarını ortaya dökelim diye verilerini analiz etme çabası göstermişsem de zamanında, müşteri deneyimimden çıkardığım tek şey ortada birşeylerin döndüğüydü. herhangi bir mahkemece verilmiş bir ceza kararı var mı? yok, o nedenle site sahiplerine dolandırıcı diyebilir miyiz? şimdilik diyemeyiz. yine de site verilerinin etraflıca incelenmesiyle birçok detay ortaya çıkacaktır. buradaki ilk incelemelerimizi hatırlayanlar olacaktır, o zaman site neredeyse 2 milyon ytl içeride görünüyordu. böyle bir girişimin mümkün olamayacağı, olsa bile ayakta kalamayacağı çok belliydi. eğer şu zamana kadar bu sistemi iddia edildiği gibi tamamen teklif ücretlerini iç etmek suretiyle yürüttülerse yazıklar olsun tabii.
üzüldüm, zira türk müşterilerin bu tür satış modellerine olan güveni zedelendi.
üzüldüm, zira türk müşterilerin bu tür satış modellerine olan güveni zedelendi.
Tuesday, May 27, 2008
terms of service
egiBlog'da kullanabileceğim bir widget geliştirmek için bir deneme blog'u açmıştım. sadece başlık, başlıkla aynı entry içeriği ve {a, b, c, d, e} kümesi içinden belli bir bağlantı ağı oluşturacak şekilde tag'leri olan entry'ler girmiştim. tamı tamına 21 tane. sonrasında ne oldu? google şahaneleri bu deneme blogunu askıya alıp dışarıdan erişimi engelledi. niye? süper bayesian filtreleri bu blogu spam blogu olarak sınıflandırmış. eğer 20 gün içinde itiraz etmezsem blog otomatikman silinecekmiş. itiraz sonrası da inceleme yapılacak, ona göre blogun geri gelip gelmeyeceği belli olacakmış. itirazımı yaptım, 5 gün kadar sonra da hiçbir şey olmamış gibi geri geldi test blogum.
anlamadığım konu, dışarıdan herhangi bir sayfaya bir tek link bile yokken (PageRank avcılığı yapmak istemiş olabilirdim) salak sepet bir otomatizasyonla zor durumda kalmış olmak. demek ki neymiş, her denetleme işini algoritmalara devretmek için biraz erkenmiş.
algoritma derken, xkcd'deki karikatür sayfalarının hepsinin altında şu metin var; her okuduğumda gülümsetir:
karikatürlerin hepsi zaten başlı başına yarıcı. az biraz takılın; bilimle ilgileniyorsanız ya da mühendisseniz zaten apayrı bir tat alacaksınız.
anlamadığım konu, dışarıdan herhangi bir sayfaya bir tek link bile yokken (PageRank avcılığı yapmak istemiş olabilirdim) salak sepet bir otomatizasyonla zor durumda kalmış olmak. demek ki neymiş, her denetleme işini algoritmalara devretmek için biraz erkenmiş.
algoritma derken, xkcd'deki karikatür sayfalarının hepsinin altında şu metin var; her okuduğumda gülümsetir:
We did not invent the algorithm. The algorithm consistently finds Jesus. The algorithm killed Jeeves.
The algorithm is banned in China. The algorithm is from Jersey. The algorithm constantly finds Jesus.
This is not the algorithm. This is close.
Wednesday, May 21, 2008
Subscribe to:
Comments (Atom)