daha önce de değindiğim gibi çağımız bilgi çağı değil, veri çağı; her tarafımız veriyle dolup taşıyor. verilerin anlam kazanıp bilgiye dönüşebilmesi için işlenmesi, hiç değilse birbirleriyle ilişkilendirilmesi gerekli. ilişkiler bir bağlam ortaya çıkarır ve eldeki verinin daha sağlıklı yorumlanmasını, dolayısıyla kullanışlılığının artmasını sağlar.
verilerin işlenmesi ve ilişkilendirilmesi bu derece önemli. ayrıca görünen o ki verileri bir şekilde ilişkilendirmesini becerenler hayallerinin de ötesinde kazanıyorlar. google mesela. web sayfalarını yalnızca meta tag'lerine göre fihriste almak yerine hepsini yönlü bir çizgenin (directed graph) eklemleri (node) olarak görüp bu eklemlere giren ve çıkan linklerin sayısı ve eklemlerin görece ağırlıklarına göre bir hesap yapması ve sayfaları bu hesabın sonuçlarına uygun şekilde (PageRank diyoruz şimdi kendisine) sıralayıp listelemesi google'ı şu anki konumuna getirdi. facebook'u alalım; her ne kadar ortalığı çerden çöpten uygulamalarla karmakarışık hale getirmiş ve kimi reklam programları (Beacon) ve benzeri girişimleri özel hayatın gizliliği merkezli mide bulantıları yaratsa da temelinde bambaşka bir amaç yatıyor facebook'un. bu amaç üyelerinin, belki bir gün insanlığın sosyal çizgesini (1)(2) çıkarmak.
eninde sonunda bilişim -daha da daraltmak istersek internet- dünyasında en parlak fikirler ya da parlak fikir bekleyen problemler (gezgin satıcı, 4 renk teoremi, vs.) bir şekilde çizgelerle ilgili. bu nedenle çizge teorisi ve uygulamaları üzerinde emek sarfetmeli. hesaplamalı bilimler -ve dolayısıyla bilişim dünyası- için bir umut varsa, o da çizgelerde.
(1) Social Graph: Concepts and Issues, Alex Iskold
(2) Thoughts on the Social Graph, Brad Fitzpatrick
Tuesday, April 15, 2008
Monday, April 14, 2008
bilgi çağı?
her yerde duymaktan sıkıldığımız birşeydir, acaip de klişedir şu "bilgi çağı"nda yaşadığımız zırvası. bir kere terimleri adlandırış şeklimiz yanlış. konu ile ilgili bir üçlü vardır ingilizce'de:
data -> information -> knowledge
türkçe'de son ikisi bilgi diye kestirilip atılıyor genelde, ilki ise hepimizin bildiği ve sevdiği veri. neyse, sorunumuz information ve knowledge sözcüklerinin aynı anda bilgi olamayacakları durumu. bu iki kavramı ayrıştırma denemelerim var, kendileri aynen şöyle:
---------------------------------------------------------------------
kayda düşüle: yazar salvolarını sınırlı mühimmat ile yapmaktadır, zira tek bildiği dil ingilizce'dir. iki gıdım eski yunanca çalışmışlığı da vardır ama o da iki gıdımcıktır.
---------------------------------------------------------------------
bilgi güzel sözcük, hem de bir "bilgelik" tınısı var. bilgiyi tuttuk, veri de kendini ayrıştırıyor, demek ki ihtiyacımız information sözcüğüne karşılık bulmak. ilk aklıma gelen alternatif biliş. veriyle bilgi arası geçişi göstermek konusunda başarılı olabilir biliş. yalnız onda da cognition ile çakışma problemi var. bu noktada information sözcüğünün köküne inip inform'a bakmak gerekir. inform bildirmek, ispiyonlamak, vs. gibi anlamlar taşıyan bir sözcük, yani bir A noktasından B noktasına söz aktarımını içeriyor. buradan da zorlama marifetiyle alı, aktarı ya da başka çerçevelerde kullanılan bildiri sözcüklerini çıkarabiliriz. benim favorim biliş, çünkü bu durumda bilişim sözcüğü gerçek anlamını buluyor.
bu sorunu burada işlediğimizle bırakıp esas konumuza dönelim. "bilgi çağı"nda, yani "information age"de miyiz? iki yanıtı var bu sorunun; ya epeydir öyleyiz, ya da hiç içinde olmadık ve bir ihtimal, hiç olamayacağız. ben ikinci yanıta daha yakınım çünkü enformasyon dediğiniz şey işlenmiş veridir. bizi bilgi çağındanymışız yanılgısına yönelten internet ise geneline bakıldığında birbiriyle ilişkilendirilmemiş veriler yığını/çöplüğü/kütlesi. kollektif zekanın, yani bu küresel ağın rastlantısal durumlarda eşgüdümlenen kullanıcı/sakinlerinin bu yığından kendilerini kurtarıp bir anlamlar dizgesi oluşturmalarını beklemek durumundayız şu anki durumda, ki bu da bir kasırganın kaldırdığı parçaları bir araya getirip bir gökdelen inşa etmesini beklemeye benziyor. ilk seçeneğe itibar edersek rönesans'dan, hatta karanlık çağlardan çıktık beri bilgi çağında olduğumuz gibi bir durum ortaya çıkar. takdir edersiniz ki bu haliyle de kavram sulanıyor.
data -> information -> knowledge
türkçe'de son ikisi bilgi diye kestirilip atılıyor genelde, ilki ise hepimizin bildiği ve sevdiği veri. neyse, sorunumuz information ve knowledge sözcüklerinin aynı anda bilgi olamayacakları durumu. bu iki kavramı ayrıştırma denemelerim var, kendileri aynen şöyle:
---------------------------------------------------------------------
kayda düşüle: yazar salvolarını sınırlı mühimmat ile yapmaktadır, zira tek bildiği dil ingilizce'dir. iki gıdım eski yunanca çalışmışlığı da vardır ama o da iki gıdımcıktır.
---------------------------------------------------------------------
bilgi güzel sözcük, hem de bir "bilgelik" tınısı var. bilgiyi tuttuk, veri de kendini ayrıştırıyor, demek ki ihtiyacımız information sözcüğüne karşılık bulmak. ilk aklıma gelen alternatif biliş. veriyle bilgi arası geçişi göstermek konusunda başarılı olabilir biliş. yalnız onda da cognition ile çakışma problemi var. bu noktada information sözcüğünün köküne inip inform'a bakmak gerekir. inform bildirmek, ispiyonlamak, vs. gibi anlamlar taşıyan bir sözcük, yani bir A noktasından B noktasına söz aktarımını içeriyor. buradan da zorlama marifetiyle alı, aktarı ya da başka çerçevelerde kullanılan bildiri sözcüklerini çıkarabiliriz. benim favorim biliş, çünkü bu durumda bilişim sözcüğü gerçek anlamını buluyor.
bu sorunu burada işlediğimizle bırakıp esas konumuza dönelim. "bilgi çağı"nda, yani "information age"de miyiz? iki yanıtı var bu sorunun; ya epeydir öyleyiz, ya da hiç içinde olmadık ve bir ihtimal, hiç olamayacağız. ben ikinci yanıta daha yakınım çünkü enformasyon dediğiniz şey işlenmiş veridir. bizi bilgi çağındanymışız yanılgısına yönelten internet ise geneline bakıldığında birbiriyle ilişkilendirilmemiş veriler yığını/çöplüğü/kütlesi. kollektif zekanın, yani bu küresel ağın rastlantısal durumlarda eşgüdümlenen kullanıcı/sakinlerinin bu yığından kendilerini kurtarıp bir anlamlar dizgesi oluşturmalarını beklemek durumundayız şu anki durumda, ki bu da bir kasırganın kaldırdığı parçaları bir araya getirip bir gökdelen inşa etmesini beklemeye benziyor. ilk seçeneğe itibar edersek rönesans'dan, hatta karanlık çağlardan çıktık beri bilgi çağında olduğumuz gibi bir durum ortaya çıkar. takdir edersiniz ki bu haliyle de kavram sulanıyor.
Wednesday, April 9, 2008
oecd'den rapor
bir buçuk ay önce bahsettiğim bir konuda (bkz: eğitim vizyon neyin) oecd'den rapor var. bizim sakalımız olmadığından ve bu blog'un etki çapı da pek geniş olmadığından tabii sözümüz dinlenmemiştir, muhtemelen dinlenmeyecektir de. bakalım oecd'nin bu uyarısı teflon yüzeyli milli eğitim bakanlığı'nca dikkate alınacak mı? yoksa bakanlık istek üzerine hazırlanmış bu raporu oecd'den istediğine isteyeceğine bin pişman mıdır?
ayrıca atlanmaması gereken konulardan biri de erkek egemen bir eğitim anlayışının türkiye'de yerleşmiş olduğu tesbiti. hem kızları eğitim sistemine yeterince kazandıramıyor, hem de eğitsel materyallerde kadınları neredeyse sadece ev işiyle meşgul kişilermiş gibi gösteriyor, onlara pasif roller biçiyoruz. devlete, hükümete epey masraf çıkarır bu durumun düzeltilmesi :)
ayrıca atlanmaması gereken konulardan biri de erkek egemen bir eğitim anlayışının türkiye'de yerleşmiş olduğu tesbiti. hem kızları eğitim sistemine yeterince kazandıramıyor, hem de eğitsel materyallerde kadınları neredeyse sadece ev işiyle meşgul kişilermiş gibi gösteriyor, onlara pasif roller biçiyoruz. devlete, hükümete epey masraf çıkarır bu durumun düzeltilmesi :)
Sunday, March 16, 2008
my computer is, yet again, fubar
bu sefer gerçekten tanınmaz hale geldi bilgisayarım. garantisi dahilinde tamirde; sabit diski ve klavyesi değişecek. aslında bir bakıma hayırlı da oldu bu arıza. şu sıralar evde bilgisayar başında pineklemek yerine birşeyler okuyorum en azından. frank herbert'ın dune'unun beşinci kitabını (heretics of dune) bitirmek üzereyim, sonrasında biraz teknik okumaya vereceğim. işte cobol kasarken karpuz ekrana baka baka yazılım trendlerini kaçırıyoruz ne yazık ki. teknik okumaların arasında tabii biraz sci-fi eşlik edecek bana; robinson crusoe'dan bir ara chapterhouse: dune'u alıp orijinal seriyi bitireceğim, bir de asimov'un foundation'ına başlayayım diyorum.
okul başladı ama bu dönemin hocalarını biraz laçka buldum. sırasıyla herbiri birer kez derse girmediler ve make-up dersleri ile açığı kapatacaklar. dönemin dersleri de veritabanı yönetim sistemleri, it stratejileri ve it sistemleri geliştirme üzerine. haftaiçi rahat olsun diye bir dersi bıraktım, bitirme projesini de almadım. bu şekilde okul 2-3 dönem uzamış olacak ama problem edeceğim bir durum değil bu. proje konusu düşünmek ve hocaları tanımak için kullanmalı bu zamanı.
burada bırakalım. daha yazacak ve yapacak çok şey var.
okul başladı ama bu dönemin hocalarını biraz laçka buldum. sırasıyla herbiri birer kez derse girmediler ve make-up dersleri ile açığı kapatacaklar. dönemin dersleri de veritabanı yönetim sistemleri, it stratejileri ve it sistemleri geliştirme üzerine. haftaiçi rahat olsun diye bir dersi bıraktım, bitirme projesini de almadım. bu şekilde okul 2-3 dönem uzamış olacak ama problem edeceğim bir durum değil bu. proje konusu düşünmek ve hocaları tanımak için kullanmalı bu zamanı.
burada bırakalım. daha yazacak ve yapacak çok şey var.
Labels:
bilgisayar,
boğaziçi üniversitesi,
değil,
dune,
foundation,
iş,
yazılım
Friday, February 29, 2008
fotografik hafıza
otistik stephen wiltshire'ın gözünden roma.
"oha!" dediğinizi duyar gibiyim.
"oha!" dediğinizi duyar gibiyim.
Sunday, February 10, 2008
eğitim vizyon neyin
eğitim demişken yapılması gereken o kadar çok şey var ki... ufaktan bir beyin fırtınası yapalım.
okulda din derslerinde "islam'da ruhban sınıfı yoktur" diye anlatırlardı. diyanet işleri'nde kadrosu olan, belli bir iş tanımı mevcut ama sınıf addedilmeyen kişilerin varlığı bilgisi kulaklarımız üzerinden serebral korteksimize ulaştığı gibi verdiğimiz ilk tepki "hadi oradan!" oluyordu haliyle. neyse... bu sınıfa adam yetiştiren okullara neden kızlarımız da alınıyor? kadın isen o sınıfa giremiyorsun ki? sonra, acaba her ilçeye adı hepimizin malumu olan türk işi ruhban okullarının açılmasını, teknik üniversitelere bile (karadeniz teknik'te var) ilahiyat fabkültesi kurulmasını gerektirecek kadar bir ruhban açığı gerçekten var mı? eğer derdimiz ruhban açığıysa ve devletimiz laikliğin tanımından hareketle her dine eşit uzaklıkta ise neden heybeliada'dan başlamıyoruz ki? nacizane fikrimce belli merkezi illerde, sadece birer adet olmak üzere ve sadece ilahiyat fakültelerine öğrenci yetiştirmek üzere gayet kısıtlı sayıda tutulmalı müslüman ruhban okulları, fazla olanları ise derhal kapatılmalı. müfredat ise "allahiyat" olmaktan kurtarılmalı, karşılaştırmalı ilahiyat eğitimi yapılmalı.
katsayı adaletsizliği diye tutturulmuş gidiyor. fıkıh, kelam, tefsir harici pek de sağlam fenni ve insani bilimler temeli alamayan (eskiden mevzubahis okullardaki durumun çok daha iyi olduğunu teslim ederim yalnız, sayı arttıkça nitelik düşmüştür) birinin mühendis, mimar, antropolog, vs. olmak isterken talebini dayandırdığı o temelsiz özgüven nereden gelmektedir? kaldı ki bu okullardan mezun olduğunda hangi katsayılarla değerlendirileceğin önceden belli, yani ortada bir kandırmaca yok. sorun tamamen rehberlik eksikliğinde, kargaların kılavuz seçilmesinde. kendimden örnek vermem gerekirse, lisede alan seçerken eğer yeterince araştırmamış olsaydım dil bölümünü seçip katsayı kırımına uğramadan bilgisayar mühendisliği yazabileceğimi sanıyor olacaktım. senelerce bilgisayar okumak için kasıp sonra ingiliz dili ve edebiyatı seçmek zorunda kalmak hoş olmayacaktı, tabii eğer yanlış karar verseydim. müslüman ruhban okulları özeline gelirsek, hele türkiye'de halihazırda din kültürü ve ahlak bilgisi dersi zorunluyken kişi sadece dinini daha iyi öğrensin diye bu okullara gitmez, daha doğrusu gitmemeli. oyunu kuralları belliyken mütedeyyin bir mühendis olmak için müslüman ruhban okuluna gidersen kalakalırsın tabii.
sonraki odak noktam bir vizyon sorunu. bu ülkenin ortadoğu teknik üniversitesi adlı bir okulu var. isim alabildiğine iddialı ama bu iddianın altı doldurulabiliyor mu? orası şüpheli. ortadoğu sadece ankara mı? türkiye mi? evet, yakın zamanda odtü kıbrıs açıldı ve bu kesinlikle yerinde bir hamle ama "yavru vatan"dır kıbrıs, o nedenle saylanmaz. neden bir kahire kampüsü olmasın odtü'nin? dubai'ye, bağdat'a, erbil'e, tebriz'e, türki cumhuriyetlere mutlaka yayılmalı odtü, kalitesini taşımalı. gitmeli ve gittiği yerlerde türk dostları, yöresel elitler, bağlantılar yetiştirmeli. bir ülke bir bölgeye ağırlığını bu şekilde koyar ve devam ettirir. kimse bunun kimsenin aklına gelmediğini söylemesin. mutlaka birileri düşünmüştür ama üniversitelere bütçeden ayrılan pay hepimizi daha mütevazı hedefler koymaya itiyor, her ile bir tabela üniversitesi kurmak gibi mesela. gazeteler kuponla verseler almayacağın diplomalar dağıtacak üniversiteler. böylesi bir kurum bu türden bir yayılma göstermeyince başkaları gidiveriyor hem, ufuk okulları galaksi kolejleri diye ışıl ışıl nurcular sarıyor dünyayı türk diye. adımız kötüye çıkıyor.
bir de british council, goethe ve cervantes enstitüleri muadili bir kültür emperyalisti görünümlü alt seviye espiyonaj kurumuna ihtiyacımız var acilen. "yunus emre enstitüsü" güzel isim bence. yalnız buna da kültür bakanlığı bütçesi elvermez. diyanet'ten aktarırız kaynağı buraya da, "sordum sarı çiçeğe"nin hatrına sorun çıkarmayacaklardır :)
yapın bunları, göreyim türkiye'yi 15-20 sene sonra!
not: "imam hatip okulu" ya da "anadolu imam hatip lisesi" demek yerine aynı kurumun daha uygun bulduğum kategorik adını kullanmayı seçtim. "ruhban" kelimesini kullanmamaya kasıp "imam hatip" şeklinde kıvırmışız milletçe, tashihin de tam zamanıdır.
okulda din derslerinde "islam'da ruhban sınıfı yoktur" diye anlatırlardı. diyanet işleri'nde kadrosu olan, belli bir iş tanımı mevcut ama sınıf addedilmeyen kişilerin varlığı bilgisi kulaklarımız üzerinden serebral korteksimize ulaştığı gibi verdiğimiz ilk tepki "hadi oradan!" oluyordu haliyle. neyse... bu sınıfa adam yetiştiren okullara neden kızlarımız da alınıyor? kadın isen o sınıfa giremiyorsun ki? sonra, acaba her ilçeye adı hepimizin malumu olan türk işi ruhban okullarının açılmasını, teknik üniversitelere bile (karadeniz teknik'te var) ilahiyat fabkültesi kurulmasını gerektirecek kadar bir ruhban açığı gerçekten var mı? eğer derdimiz ruhban açığıysa ve devletimiz laikliğin tanımından hareketle her dine eşit uzaklıkta ise neden heybeliada'dan başlamıyoruz ki? nacizane fikrimce belli merkezi illerde, sadece birer adet olmak üzere ve sadece ilahiyat fakültelerine öğrenci yetiştirmek üzere gayet kısıtlı sayıda tutulmalı müslüman ruhban okulları, fazla olanları ise derhal kapatılmalı. müfredat ise "allahiyat" olmaktan kurtarılmalı, karşılaştırmalı ilahiyat eğitimi yapılmalı.
katsayı adaletsizliği diye tutturulmuş gidiyor. fıkıh, kelam, tefsir harici pek de sağlam fenni ve insani bilimler temeli alamayan (eskiden mevzubahis okullardaki durumun çok daha iyi olduğunu teslim ederim yalnız, sayı arttıkça nitelik düşmüştür) birinin mühendis, mimar, antropolog, vs. olmak isterken talebini dayandırdığı o temelsiz özgüven nereden gelmektedir? kaldı ki bu okullardan mezun olduğunda hangi katsayılarla değerlendirileceğin önceden belli, yani ortada bir kandırmaca yok. sorun tamamen rehberlik eksikliğinde, kargaların kılavuz seçilmesinde. kendimden örnek vermem gerekirse, lisede alan seçerken eğer yeterince araştırmamış olsaydım dil bölümünü seçip katsayı kırımına uğramadan bilgisayar mühendisliği yazabileceğimi sanıyor olacaktım. senelerce bilgisayar okumak için kasıp sonra ingiliz dili ve edebiyatı seçmek zorunda kalmak hoş olmayacaktı, tabii eğer yanlış karar verseydim. müslüman ruhban okulları özeline gelirsek, hele türkiye'de halihazırda din kültürü ve ahlak bilgisi dersi zorunluyken kişi sadece dinini daha iyi öğrensin diye bu okullara gitmez, daha doğrusu gitmemeli. oyunu kuralları belliyken mütedeyyin bir mühendis olmak için müslüman ruhban okuluna gidersen kalakalırsın tabii.
sonraki odak noktam bir vizyon sorunu. bu ülkenin ortadoğu teknik üniversitesi adlı bir okulu var. isim alabildiğine iddialı ama bu iddianın altı doldurulabiliyor mu? orası şüpheli. ortadoğu sadece ankara mı? türkiye mi? evet, yakın zamanda odtü kıbrıs açıldı ve bu kesinlikle yerinde bir hamle ama "yavru vatan"dır kıbrıs, o nedenle saylanmaz. neden bir kahire kampüsü olmasın odtü'nin? dubai'ye, bağdat'a, erbil'e, tebriz'e, türki cumhuriyetlere mutlaka yayılmalı odtü, kalitesini taşımalı. gitmeli ve gittiği yerlerde türk dostları, yöresel elitler, bağlantılar yetiştirmeli. bir ülke bir bölgeye ağırlığını bu şekilde koyar ve devam ettirir. kimse bunun kimsenin aklına gelmediğini söylemesin. mutlaka birileri düşünmüştür ama üniversitelere bütçeden ayrılan pay hepimizi daha mütevazı hedefler koymaya itiyor, her ile bir tabela üniversitesi kurmak gibi mesela. gazeteler kuponla verseler almayacağın diplomalar dağıtacak üniversiteler. böylesi bir kurum bu türden bir yayılma göstermeyince başkaları gidiveriyor hem, ufuk okulları galaksi kolejleri diye ışıl ışıl nurcular sarıyor dünyayı türk diye. adımız kötüye çıkıyor.
bir de british council, goethe ve cervantes enstitüleri muadili bir kültür emperyalisti görünümlü alt seviye espiyonaj kurumuna ihtiyacımız var acilen. "yunus emre enstitüsü" güzel isim bence. yalnız buna da kültür bakanlığı bütçesi elvermez. diyanet'ten aktarırız kaynağı buraya da, "sordum sarı çiçeğe"nin hatrına sorun çıkarmayacaklardır :)
yapın bunları, göreyim türkiye'yi 15-20 sene sonra!
not: "imam hatip okulu" ya da "anadolu imam hatip lisesi" demek yerine aynı kurumun daha uygun bulduğum kategorik adını kullanmayı seçtim. "ruhban" kelimesini kullanmamaya kasıp "imam hatip" şeklinde kıvırmışız milletçe, tashihin de tam zamanıdır.
Labels:
brainstorming,
değil,
eğitim,
kültür,
odtü,
türkiye,
üniversite,
wishlist,
yorum
Saturday, February 9, 2008
şapkadan tavşan, meclisten türban
türban değişikliği meclis'ten geçti. her ne kadar kendisini estetik açılardan çok şık bulmasam da ve hakkında tartışıldığında türban destekçilerinin özgürlük ve yenilikçilik argümanlarına (1400 yıllık -ve kılıç zoruyla edinilmiş- "geleneği" korumak yenilikçilikmiş) epeyce gülsem de, yersiz bir sınırlamanın kaldırılması kesinlikle yerinde bir karar. bence olması gereken şey devletin sivil hayatı düzenleme işinden tamamen elini çekip kendini temel hak ve özgürlüklerin bekçiliğine vermesi.
bu yolda daha ilerici, daha sağlam adımlar bekliyorum ben hükümetten yalnız, burada durulmamalı. mesela kumarhaneler serbest bırakılmalı. devletin hiçbir vatandaşına birikimlerini nasıl kullanacağını dikte etmeye hakkı yok; kişi batarsa batar, çıkarsa çıkar. aile kurumunun korunması mı dediniz? o iş aileyi kuranların görevidir. herifler tüm parasını tek kollunun başında eritmesin diye bölge turizminde ülkeye muazzam bir avantaj getirecek tesislerin kapatılması, devletin vatandaşlarının tercihlerine, karar verme yetisine, dolayısıyla aklına bir hakareti olarak algılanmalıdır. kaldı ki milli piyango var, iddaa var, at yarışları var, lime anlatabilirsin ki bu çelişkiyi? peki yasal boşluklar? oradan buradan çok güzel yasalar apartmış bir milletiz, alırız ilgili kumar yasasını nevada'dan, hallolur bu iş.
sonra hardcore'muş softcore'muş farketmez, belirli bir saatten sonra televizyonlarda erotik yayınlar serbest olmalı. çocuk sağlığı? çocuklarını o saate kadar yatırmadıysan zaten umurunda değil demektir. türk ahlak ve toplum yapısı? "baldız baldan tatlıdır" diyen, "yorgansız yatar oğlansız yatmayız" diyen, her türlü sapkınlığını gazetelerin üçüncü sayfasından takip ettiğimiz halk türk halkı değil mi? berdel olayının hareket serbestisi olmayan ama ileri derecede yerleşik bir swinger'lık müessesesi olmadığını kim söyleyebilir? ahlakmış, toplum yapısıymış, saçmalamayınız bir zahmet, iğreniyorum hepinizden :P hem kanal değiştirmek için kullandığınız cihazın adının "kumanda" olmasının bir anlamı var. komuta izleyendedir, izleyen de alternatifsiz değildir. beğenmeyenler, tasvip etmeyenler için "my name is earl" apartması "hakkını helal et" seçeneği de mevcuttur. özetle kişisel ve kurumsal hakları rencide eden durumlar haricinde -akp'nin şampiyonluğunu(?!?) yaptığı özgürlükler çerçevesinde- rtük kesinlikle müdahil ol(a)mamalıdır.
daha başka gelişmeler de kaydedilmeli. ne bileyim, elalemin sümüklüsünün canı çekiyor diye sucuk reklamlarının prime time dışına taşındığı bir ülkede yaşamak sizi rahatsız etmiyor mu? benim de canım reklamlarda gördüğüm otomobillerden edinmek istiyor, ama nanay. her gördüğümde boğazıma birşeyler düğümleniyor, kilitlenip kalıyorum. işbu halde şikayetçi mi olmalıyım ben? bu zamana kadar neden kimse mızıldanmadı bu konuda? yoksa "sucuk alamayanın arabayla işi ne?" deyip geçiyor muyuz basitçe? gelir adaletsizliğini reklam kaydırarak "çözmek" de bize özgü bir durum olmalı, önüne gelenin tedbir kararı aldırıp internet sitelerine erişimi engelleyebilmesi gibi. adnan hoca blog'larını nahane ederek tüm wordpress blog'larını sınırdışı ettik. erişemiyoruz. aylardır. youtube bir eyüp'yen, bir fatih'ten, bir sivas'tan, bir izmir'den açılıp kapanmaktan yalama oldu. bunlara da bir el atsana akp, hazır özgürlük demişken? 301'e de el at. görev başındaki polise hakaret sokaktaki adama hakaret etmekten daha ağır cezalandırılmasın sonra. her yasanın merkezinde birey olsun devlet yerine, olmaz mı? akp için samimiyet sınavı an itibariyle başlamıştır, geçmesi hepimizin yararınadır.
şimdi herkes şu anki hükümeti yıllardır sürüncemede olan ve türkiye'nin önünü tıkayan büyük bir sorunu çözmüş, başarılı bir hükümet olarak hatırlayacak. artık daha önemsiz şeylerle ilgilenebilirler; işsizlik, hırsızlık, yolsuzluk, ekonomi, asayiş, belki de eğitim.
bu yolda daha ilerici, daha sağlam adımlar bekliyorum ben hükümetten yalnız, burada durulmamalı. mesela kumarhaneler serbest bırakılmalı. devletin hiçbir vatandaşına birikimlerini nasıl kullanacağını dikte etmeye hakkı yok; kişi batarsa batar, çıkarsa çıkar. aile kurumunun korunması mı dediniz? o iş aileyi kuranların görevidir. herifler tüm parasını tek kollunun başında eritmesin diye bölge turizminde ülkeye muazzam bir avantaj getirecek tesislerin kapatılması, devletin vatandaşlarının tercihlerine, karar verme yetisine, dolayısıyla aklına bir hakareti olarak algılanmalıdır. kaldı ki milli piyango var, iddaa var, at yarışları var, lime anlatabilirsin ki bu çelişkiyi? peki yasal boşluklar? oradan buradan çok güzel yasalar apartmış bir milletiz, alırız ilgili kumar yasasını nevada'dan, hallolur bu iş.
sonra hardcore'muş softcore'muş farketmez, belirli bir saatten sonra televizyonlarda erotik yayınlar serbest olmalı. çocuk sağlığı? çocuklarını o saate kadar yatırmadıysan zaten umurunda değil demektir. türk ahlak ve toplum yapısı? "baldız baldan tatlıdır" diyen, "yorgansız yatar oğlansız yatmayız" diyen, her türlü sapkınlığını gazetelerin üçüncü sayfasından takip ettiğimiz halk türk halkı değil mi? berdel olayının hareket serbestisi olmayan ama ileri derecede yerleşik bir swinger'lık müessesesi olmadığını kim söyleyebilir? ahlakmış, toplum yapısıymış, saçmalamayınız bir zahmet, iğreniyorum hepinizden :P hem kanal değiştirmek için kullandığınız cihazın adının "kumanda" olmasının bir anlamı var. komuta izleyendedir, izleyen de alternatifsiz değildir. beğenmeyenler, tasvip etmeyenler için "my name is earl" apartması "hakkını helal et" seçeneği de mevcuttur. özetle kişisel ve kurumsal hakları rencide eden durumlar haricinde -akp'nin şampiyonluğunu(?!?) yaptığı özgürlükler çerçevesinde- rtük kesinlikle müdahil ol(a)mamalıdır.
daha başka gelişmeler de kaydedilmeli. ne bileyim, elalemin sümüklüsünün canı çekiyor diye sucuk reklamlarının prime time dışına taşındığı bir ülkede yaşamak sizi rahatsız etmiyor mu? benim de canım reklamlarda gördüğüm otomobillerden edinmek istiyor, ama nanay. her gördüğümde boğazıma birşeyler düğümleniyor, kilitlenip kalıyorum. işbu halde şikayetçi mi olmalıyım ben? bu zamana kadar neden kimse mızıldanmadı bu konuda? yoksa "sucuk alamayanın arabayla işi ne?" deyip geçiyor muyuz basitçe? gelir adaletsizliğini reklam kaydırarak "çözmek" de bize özgü bir durum olmalı, önüne gelenin tedbir kararı aldırıp internet sitelerine erişimi engelleyebilmesi gibi. adnan hoca blog'larını nahane ederek tüm wordpress blog'larını sınırdışı ettik. erişemiyoruz. aylardır. youtube bir eyüp'yen, bir fatih'ten, bir sivas'tan, bir izmir'den açılıp kapanmaktan yalama oldu. bunlara da bir el atsana akp, hazır özgürlük demişken? 301'e de el at. görev başındaki polise hakaret sokaktaki adama hakaret etmekten daha ağır cezalandırılmasın sonra. her yasanın merkezinde birey olsun devlet yerine, olmaz mı? akp için samimiyet sınavı an itibariyle başlamıştır, geçmesi hepimizin yararınadır.
şimdi herkes şu anki hükümeti yıllardır sürüncemede olan ve türkiye'nin önünü tıkayan büyük bir sorunu çözmüş, başarılı bir hükümet olarak hatırlayacak. artık daha önemsiz şeylerle ilgilenebilirler; işsizlik, hırsızlık, yolsuzluk, ekonomi, asayiş, belki de eğitim.
Subscribe to:
Posts (Atom)