otistik stephen wiltshire'ın gözünden roma.
"oha!" dediğinizi duyar gibiyim.
Friday, February 29, 2008
Sunday, February 10, 2008
eğitim vizyon neyin
eğitim demişken yapılması gereken o kadar çok şey var ki... ufaktan bir beyin fırtınası yapalım.
okulda din derslerinde "islam'da ruhban sınıfı yoktur" diye anlatırlardı. diyanet işleri'nde kadrosu olan, belli bir iş tanımı mevcut ama sınıf addedilmeyen kişilerin varlığı bilgisi kulaklarımız üzerinden serebral korteksimize ulaştığı gibi verdiğimiz ilk tepki "hadi oradan!" oluyordu haliyle. neyse... bu sınıfa adam yetiştiren okullara neden kızlarımız da alınıyor? kadın isen o sınıfa giremiyorsun ki? sonra, acaba her ilçeye adı hepimizin malumu olan türk işi ruhban okullarının açılmasını, teknik üniversitelere bile (karadeniz teknik'te var) ilahiyat fabkültesi kurulmasını gerektirecek kadar bir ruhban açığı gerçekten var mı? eğer derdimiz ruhban açığıysa ve devletimiz laikliğin tanımından hareketle her dine eşit uzaklıkta ise neden heybeliada'dan başlamıyoruz ki? nacizane fikrimce belli merkezi illerde, sadece birer adet olmak üzere ve sadece ilahiyat fakültelerine öğrenci yetiştirmek üzere gayet kısıtlı sayıda tutulmalı müslüman ruhban okulları, fazla olanları ise derhal kapatılmalı. müfredat ise "allahiyat" olmaktan kurtarılmalı, karşılaştırmalı ilahiyat eğitimi yapılmalı.
katsayı adaletsizliği diye tutturulmuş gidiyor. fıkıh, kelam, tefsir harici pek de sağlam fenni ve insani bilimler temeli alamayan (eskiden mevzubahis okullardaki durumun çok daha iyi olduğunu teslim ederim yalnız, sayı arttıkça nitelik düşmüştür) birinin mühendis, mimar, antropolog, vs. olmak isterken talebini dayandırdığı o temelsiz özgüven nereden gelmektedir? kaldı ki bu okullardan mezun olduğunda hangi katsayılarla değerlendirileceğin önceden belli, yani ortada bir kandırmaca yok. sorun tamamen rehberlik eksikliğinde, kargaların kılavuz seçilmesinde. kendimden örnek vermem gerekirse, lisede alan seçerken eğer yeterince araştırmamış olsaydım dil bölümünü seçip katsayı kırımına uğramadan bilgisayar mühendisliği yazabileceğimi sanıyor olacaktım. senelerce bilgisayar okumak için kasıp sonra ingiliz dili ve edebiyatı seçmek zorunda kalmak hoş olmayacaktı, tabii eğer yanlış karar verseydim. müslüman ruhban okulları özeline gelirsek, hele türkiye'de halihazırda din kültürü ve ahlak bilgisi dersi zorunluyken kişi sadece dinini daha iyi öğrensin diye bu okullara gitmez, daha doğrusu gitmemeli. oyunu kuralları belliyken mütedeyyin bir mühendis olmak için müslüman ruhban okuluna gidersen kalakalırsın tabii.
sonraki odak noktam bir vizyon sorunu. bu ülkenin ortadoğu teknik üniversitesi adlı bir okulu var. isim alabildiğine iddialı ama bu iddianın altı doldurulabiliyor mu? orası şüpheli. ortadoğu sadece ankara mı? türkiye mi? evet, yakın zamanda odtü kıbrıs açıldı ve bu kesinlikle yerinde bir hamle ama "yavru vatan"dır kıbrıs, o nedenle saylanmaz. neden bir kahire kampüsü olmasın odtü'nin? dubai'ye, bağdat'a, erbil'e, tebriz'e, türki cumhuriyetlere mutlaka yayılmalı odtü, kalitesini taşımalı. gitmeli ve gittiği yerlerde türk dostları, yöresel elitler, bağlantılar yetiştirmeli. bir ülke bir bölgeye ağırlığını bu şekilde koyar ve devam ettirir. kimse bunun kimsenin aklına gelmediğini söylemesin. mutlaka birileri düşünmüştür ama üniversitelere bütçeden ayrılan pay hepimizi daha mütevazı hedefler koymaya itiyor, her ile bir tabela üniversitesi kurmak gibi mesela. gazeteler kuponla verseler almayacağın diplomalar dağıtacak üniversiteler. böylesi bir kurum bu türden bir yayılma göstermeyince başkaları gidiveriyor hem, ufuk okulları galaksi kolejleri diye ışıl ışıl nurcular sarıyor dünyayı türk diye. adımız kötüye çıkıyor.
bir de british council, goethe ve cervantes enstitüleri muadili bir kültür emperyalisti görünümlü alt seviye espiyonaj kurumuna ihtiyacımız var acilen. "yunus emre enstitüsü" güzel isim bence. yalnız buna da kültür bakanlığı bütçesi elvermez. diyanet'ten aktarırız kaynağı buraya da, "sordum sarı çiçeğe"nin hatrına sorun çıkarmayacaklardır :)
yapın bunları, göreyim türkiye'yi 15-20 sene sonra!
not: "imam hatip okulu" ya da "anadolu imam hatip lisesi" demek yerine aynı kurumun daha uygun bulduğum kategorik adını kullanmayı seçtim. "ruhban" kelimesini kullanmamaya kasıp "imam hatip" şeklinde kıvırmışız milletçe, tashihin de tam zamanıdır.
okulda din derslerinde "islam'da ruhban sınıfı yoktur" diye anlatırlardı. diyanet işleri'nde kadrosu olan, belli bir iş tanımı mevcut ama sınıf addedilmeyen kişilerin varlığı bilgisi kulaklarımız üzerinden serebral korteksimize ulaştığı gibi verdiğimiz ilk tepki "hadi oradan!" oluyordu haliyle. neyse... bu sınıfa adam yetiştiren okullara neden kızlarımız da alınıyor? kadın isen o sınıfa giremiyorsun ki? sonra, acaba her ilçeye adı hepimizin malumu olan türk işi ruhban okullarının açılmasını, teknik üniversitelere bile (karadeniz teknik'te var) ilahiyat fabkültesi kurulmasını gerektirecek kadar bir ruhban açığı gerçekten var mı? eğer derdimiz ruhban açığıysa ve devletimiz laikliğin tanımından hareketle her dine eşit uzaklıkta ise neden heybeliada'dan başlamıyoruz ki? nacizane fikrimce belli merkezi illerde, sadece birer adet olmak üzere ve sadece ilahiyat fakültelerine öğrenci yetiştirmek üzere gayet kısıtlı sayıda tutulmalı müslüman ruhban okulları, fazla olanları ise derhal kapatılmalı. müfredat ise "allahiyat" olmaktan kurtarılmalı, karşılaştırmalı ilahiyat eğitimi yapılmalı.
katsayı adaletsizliği diye tutturulmuş gidiyor. fıkıh, kelam, tefsir harici pek de sağlam fenni ve insani bilimler temeli alamayan (eskiden mevzubahis okullardaki durumun çok daha iyi olduğunu teslim ederim yalnız, sayı arttıkça nitelik düşmüştür) birinin mühendis, mimar, antropolog, vs. olmak isterken talebini dayandırdığı o temelsiz özgüven nereden gelmektedir? kaldı ki bu okullardan mezun olduğunda hangi katsayılarla değerlendirileceğin önceden belli, yani ortada bir kandırmaca yok. sorun tamamen rehberlik eksikliğinde, kargaların kılavuz seçilmesinde. kendimden örnek vermem gerekirse, lisede alan seçerken eğer yeterince araştırmamış olsaydım dil bölümünü seçip katsayı kırımına uğramadan bilgisayar mühendisliği yazabileceğimi sanıyor olacaktım. senelerce bilgisayar okumak için kasıp sonra ingiliz dili ve edebiyatı seçmek zorunda kalmak hoş olmayacaktı, tabii eğer yanlış karar verseydim. müslüman ruhban okulları özeline gelirsek, hele türkiye'de halihazırda din kültürü ve ahlak bilgisi dersi zorunluyken kişi sadece dinini daha iyi öğrensin diye bu okullara gitmez, daha doğrusu gitmemeli. oyunu kuralları belliyken mütedeyyin bir mühendis olmak için müslüman ruhban okuluna gidersen kalakalırsın tabii.
sonraki odak noktam bir vizyon sorunu. bu ülkenin ortadoğu teknik üniversitesi adlı bir okulu var. isim alabildiğine iddialı ama bu iddianın altı doldurulabiliyor mu? orası şüpheli. ortadoğu sadece ankara mı? türkiye mi? evet, yakın zamanda odtü kıbrıs açıldı ve bu kesinlikle yerinde bir hamle ama "yavru vatan"dır kıbrıs, o nedenle saylanmaz. neden bir kahire kampüsü olmasın odtü'nin? dubai'ye, bağdat'a, erbil'e, tebriz'e, türki cumhuriyetlere mutlaka yayılmalı odtü, kalitesini taşımalı. gitmeli ve gittiği yerlerde türk dostları, yöresel elitler, bağlantılar yetiştirmeli. bir ülke bir bölgeye ağırlığını bu şekilde koyar ve devam ettirir. kimse bunun kimsenin aklına gelmediğini söylemesin. mutlaka birileri düşünmüştür ama üniversitelere bütçeden ayrılan pay hepimizi daha mütevazı hedefler koymaya itiyor, her ile bir tabela üniversitesi kurmak gibi mesela. gazeteler kuponla verseler almayacağın diplomalar dağıtacak üniversiteler. böylesi bir kurum bu türden bir yayılma göstermeyince başkaları gidiveriyor hem, ufuk okulları galaksi kolejleri diye ışıl ışıl nurcular sarıyor dünyayı türk diye. adımız kötüye çıkıyor.
bir de british council, goethe ve cervantes enstitüleri muadili bir kültür emperyalisti görünümlü alt seviye espiyonaj kurumuna ihtiyacımız var acilen. "yunus emre enstitüsü" güzel isim bence. yalnız buna da kültür bakanlığı bütçesi elvermez. diyanet'ten aktarırız kaynağı buraya da, "sordum sarı çiçeğe"nin hatrına sorun çıkarmayacaklardır :)
yapın bunları, göreyim türkiye'yi 15-20 sene sonra!
not: "imam hatip okulu" ya da "anadolu imam hatip lisesi" demek yerine aynı kurumun daha uygun bulduğum kategorik adını kullanmayı seçtim. "ruhban" kelimesini kullanmamaya kasıp "imam hatip" şeklinde kıvırmışız milletçe, tashihin de tam zamanıdır.
Labels:
brainstorming,
değil,
eğitim,
kültür,
odtü,
türkiye,
üniversite,
wishlist,
yorum
Saturday, February 9, 2008
şapkadan tavşan, meclisten türban
türban değişikliği meclis'ten geçti. her ne kadar kendisini estetik açılardan çok şık bulmasam da ve hakkında tartışıldığında türban destekçilerinin özgürlük ve yenilikçilik argümanlarına (1400 yıllık -ve kılıç zoruyla edinilmiş- "geleneği" korumak yenilikçilikmiş) epeyce gülsem de, yersiz bir sınırlamanın kaldırılması kesinlikle yerinde bir karar. bence olması gereken şey devletin sivil hayatı düzenleme işinden tamamen elini çekip kendini temel hak ve özgürlüklerin bekçiliğine vermesi.
bu yolda daha ilerici, daha sağlam adımlar bekliyorum ben hükümetten yalnız, burada durulmamalı. mesela kumarhaneler serbest bırakılmalı. devletin hiçbir vatandaşına birikimlerini nasıl kullanacağını dikte etmeye hakkı yok; kişi batarsa batar, çıkarsa çıkar. aile kurumunun korunması mı dediniz? o iş aileyi kuranların görevidir. herifler tüm parasını tek kollunun başında eritmesin diye bölge turizminde ülkeye muazzam bir avantaj getirecek tesislerin kapatılması, devletin vatandaşlarının tercihlerine, karar verme yetisine, dolayısıyla aklına bir hakareti olarak algılanmalıdır. kaldı ki milli piyango var, iddaa var, at yarışları var, lime anlatabilirsin ki bu çelişkiyi? peki yasal boşluklar? oradan buradan çok güzel yasalar apartmış bir milletiz, alırız ilgili kumar yasasını nevada'dan, hallolur bu iş.
sonra hardcore'muş softcore'muş farketmez, belirli bir saatten sonra televizyonlarda erotik yayınlar serbest olmalı. çocuk sağlığı? çocuklarını o saate kadar yatırmadıysan zaten umurunda değil demektir. türk ahlak ve toplum yapısı? "baldız baldan tatlıdır" diyen, "yorgansız yatar oğlansız yatmayız" diyen, her türlü sapkınlığını gazetelerin üçüncü sayfasından takip ettiğimiz halk türk halkı değil mi? berdel olayının hareket serbestisi olmayan ama ileri derecede yerleşik bir swinger'lık müessesesi olmadığını kim söyleyebilir? ahlakmış, toplum yapısıymış, saçmalamayınız bir zahmet, iğreniyorum hepinizden :P hem kanal değiştirmek için kullandığınız cihazın adının "kumanda" olmasının bir anlamı var. komuta izleyendedir, izleyen de alternatifsiz değildir. beğenmeyenler, tasvip etmeyenler için "my name is earl" apartması "hakkını helal et" seçeneği de mevcuttur. özetle kişisel ve kurumsal hakları rencide eden durumlar haricinde -akp'nin şampiyonluğunu(?!?) yaptığı özgürlükler çerçevesinde- rtük kesinlikle müdahil ol(a)mamalıdır.
daha başka gelişmeler de kaydedilmeli. ne bileyim, elalemin sümüklüsünün canı çekiyor diye sucuk reklamlarının prime time dışına taşındığı bir ülkede yaşamak sizi rahatsız etmiyor mu? benim de canım reklamlarda gördüğüm otomobillerden edinmek istiyor, ama nanay. her gördüğümde boğazıma birşeyler düğümleniyor, kilitlenip kalıyorum. işbu halde şikayetçi mi olmalıyım ben? bu zamana kadar neden kimse mızıldanmadı bu konuda? yoksa "sucuk alamayanın arabayla işi ne?" deyip geçiyor muyuz basitçe? gelir adaletsizliğini reklam kaydırarak "çözmek" de bize özgü bir durum olmalı, önüne gelenin tedbir kararı aldırıp internet sitelerine erişimi engelleyebilmesi gibi. adnan hoca blog'larını nahane ederek tüm wordpress blog'larını sınırdışı ettik. erişemiyoruz. aylardır. youtube bir eyüp'yen, bir fatih'ten, bir sivas'tan, bir izmir'den açılıp kapanmaktan yalama oldu. bunlara da bir el atsana akp, hazır özgürlük demişken? 301'e de el at. görev başındaki polise hakaret sokaktaki adama hakaret etmekten daha ağır cezalandırılmasın sonra. her yasanın merkezinde birey olsun devlet yerine, olmaz mı? akp için samimiyet sınavı an itibariyle başlamıştır, geçmesi hepimizin yararınadır.
şimdi herkes şu anki hükümeti yıllardır sürüncemede olan ve türkiye'nin önünü tıkayan büyük bir sorunu çözmüş, başarılı bir hükümet olarak hatırlayacak. artık daha önemsiz şeylerle ilgilenebilirler; işsizlik, hırsızlık, yolsuzluk, ekonomi, asayiş, belki de eğitim.
bu yolda daha ilerici, daha sağlam adımlar bekliyorum ben hükümetten yalnız, burada durulmamalı. mesela kumarhaneler serbest bırakılmalı. devletin hiçbir vatandaşına birikimlerini nasıl kullanacağını dikte etmeye hakkı yok; kişi batarsa batar, çıkarsa çıkar. aile kurumunun korunması mı dediniz? o iş aileyi kuranların görevidir. herifler tüm parasını tek kollunun başında eritmesin diye bölge turizminde ülkeye muazzam bir avantaj getirecek tesislerin kapatılması, devletin vatandaşlarının tercihlerine, karar verme yetisine, dolayısıyla aklına bir hakareti olarak algılanmalıdır. kaldı ki milli piyango var, iddaa var, at yarışları var, lime anlatabilirsin ki bu çelişkiyi? peki yasal boşluklar? oradan buradan çok güzel yasalar apartmış bir milletiz, alırız ilgili kumar yasasını nevada'dan, hallolur bu iş.
sonra hardcore'muş softcore'muş farketmez, belirli bir saatten sonra televizyonlarda erotik yayınlar serbest olmalı. çocuk sağlığı? çocuklarını o saate kadar yatırmadıysan zaten umurunda değil demektir. türk ahlak ve toplum yapısı? "baldız baldan tatlıdır" diyen, "yorgansız yatar oğlansız yatmayız" diyen, her türlü sapkınlığını gazetelerin üçüncü sayfasından takip ettiğimiz halk türk halkı değil mi? berdel olayının hareket serbestisi olmayan ama ileri derecede yerleşik bir swinger'lık müessesesi olmadığını kim söyleyebilir? ahlakmış, toplum yapısıymış, saçmalamayınız bir zahmet, iğreniyorum hepinizden :P hem kanal değiştirmek için kullandığınız cihazın adının "kumanda" olmasının bir anlamı var. komuta izleyendedir, izleyen de alternatifsiz değildir. beğenmeyenler, tasvip etmeyenler için "my name is earl" apartması "hakkını helal et" seçeneği de mevcuttur. özetle kişisel ve kurumsal hakları rencide eden durumlar haricinde -akp'nin şampiyonluğunu(?!?) yaptığı özgürlükler çerçevesinde- rtük kesinlikle müdahil ol(a)mamalıdır.
daha başka gelişmeler de kaydedilmeli. ne bileyim, elalemin sümüklüsünün canı çekiyor diye sucuk reklamlarının prime time dışına taşındığı bir ülkede yaşamak sizi rahatsız etmiyor mu? benim de canım reklamlarda gördüğüm otomobillerden edinmek istiyor, ama nanay. her gördüğümde boğazıma birşeyler düğümleniyor, kilitlenip kalıyorum. işbu halde şikayetçi mi olmalıyım ben? bu zamana kadar neden kimse mızıldanmadı bu konuda? yoksa "sucuk alamayanın arabayla işi ne?" deyip geçiyor muyuz basitçe? gelir adaletsizliğini reklam kaydırarak "çözmek" de bize özgü bir durum olmalı, önüne gelenin tedbir kararı aldırıp internet sitelerine erişimi engelleyebilmesi gibi. adnan hoca blog'larını nahane ederek tüm wordpress blog'larını sınırdışı ettik. erişemiyoruz. aylardır. youtube bir eyüp'yen, bir fatih'ten, bir sivas'tan, bir izmir'den açılıp kapanmaktan yalama oldu. bunlara da bir el atsana akp, hazır özgürlük demişken? 301'e de el at. görev başındaki polise hakaret sokaktaki adama hakaret etmekten daha ağır cezalandırılmasın sonra. her yasanın merkezinde birey olsun devlet yerine, olmaz mı? akp için samimiyet sınavı an itibariyle başlamıştır, geçmesi hepimizin yararınadır.
şimdi herkes şu anki hükümeti yıllardır sürüncemede olan ve türkiye'nin önünü tıkayan büyük bir sorunu çözmüş, başarılı bir hükümet olarak hatırlayacak. artık daha önemsiz şeylerle ilgilenebilirler; işsizlik, hırsızlık, yolsuzluk, ekonomi, asayiş, belki de eğitim.
Wednesday, January 30, 2008
rambo - ölüm tablosu
istatistiğe bayılıyorum!
Tuesday, January 15, 2008
nedir?
iş güç derken 3 arabik videoyla geçiştirmişiz blogu. bu sırada mebzul miktarda olay oldu oysa. bankada ilk kısmında dış kaynak kullandığımız (adını verelim, accenture manila) bir projemiz vardı arada egiBlog'da bahsettiğim, daha doğrusu devamlı mızıldandığım. her ne kadar dokümantasyon kısmında bana epey birşey kattı ise de hem süre aşımı hem de dış kaynağın ürettiği kodun kalitesi canımı yeterince sıkmıştı. işte o projenin ürün testi aşaması aralık başında tamamlandı, ben de ygm (yazılım geliştirme müdürlüğü - hell yeah!) içi mahrumiyet bölgesi olan asma kattan eski yerime çıktım, tabi o da ocak'ın 4'ünde 10. kata grupça taşınana dek. kullanıcı kabul testine de haftaya başlanıyor olması lazım; projeyle aramı uzattığım için ancak tahmin edebiliyorum.
şu sıralar da beni sinirden köpür köpür köpürten bir işle uğraşıyorum. bildirim yapmakla yükümlü olduğumuz bir kamu kuruluşunun talep ettiği kimi bilgileri yine onların istediği formatta hazırlayacak bir program. yalnız "format" olarak verdikleri şey evlere şenlik. adres konusunda mesela herşey kodlanmış; il kodu, ilçe kodu, ülke kodu falan, herşey var. süper yani. suudi arabistan'ın, ingiltere'nin, londra'nın da ilçe kodu olduğunu söylersem durum daha iyi anlaşılacaktır ki, söyledim, rahatladım. zaten çok kolay sinirleniyorum şu sıra, iyi değil.
geçen ayın başında, soruşturduğumda hiç de sık yapılmadığını öğrendiğim bir etkinliğe katıldım; departmanın yarısı iki otobüse doluşup abant'a eğitime gittik. eğitim deyince, eğitim haftasonu olunca ve katılım da zorunlu olunca iki gün boyunca sıkıntıdan sıkıntı beğeneceğimi düşünüyordum. açıkçası ilk kez herhangi bir konuda yanıldığımdan dolayı memnunum. eğitim de takım çalışması yetkinliklerini geliştirme ve departman için grupları kaynaştırma amaçlıydı zaten. kaynaşmakta üstümüze yoktur tabii :P programda ne vardı? önce her gruba kocamanından bir storyboard kağıdı verildi ve departmanı hangi yemeğe, şarkıya, filme, otomobile, ünlüye, vs. benzettiğimizi, daha sonra sunmak üzere çizmemiz istendi. şunları bulduk:
işin sunumu bendenize düştü ve -alçakgönüllü davranamayacağım- ortalığı kırıp geçirdim desem yeridir. sunum sahnesinden inerken acayip alkış koptu, diğer sunumların girişlerinde epey bir teşekkür aldım. hala arada kulede karşılaştığım insanlar bana yazılım geliştirme ekibinde harcandığımı söylüyorlar ;P insanların yüzünü güldürmek güzel şey de, şimdilik sevdiğim işi yapıyor olmak daha güzel. değerlendirebileceğim stand-up teklifleri gelene kadar yani, şimdilik (zuhaha).
sonrasında gazete kağıdından belli kurallara uyan (ayaklar arası açıklık falan) bir köprü yaptık ama dereceye giremedik. köprünün adının "veli göçer memorial bridge" olmasının bir etkisi oldu sanırsam. akabinde bir takım egzersizi vardı. ayak basmanın yasak olduğu 3 x 3 metrelik bir alanın en uzak kısmına bırakılan ipuçlarını toplayıp ortaya çıkan mantık bulmacasını çözmek gerekiyordu. ipuçlarını gayet güzel topladık. üç kişi dizleri alanındışında kalacak şekilde elleri üzerinde diz çöktü, onların sırtlarına ayakları gelecek şekilde iki kişi, aynı yöntemle de en uca bir kişiyi ipuçlarına doğru koordineli bir biçimde kaydırdık ve diğer gruplardan önce ipuçlarını elde ettik. buradan sonrası ise tam bir karmaşaydı. ipuçları elden ele gereksiz dolaştı, ekipteki "büyük abiler" kontrolü ellerine almaya çalışırken hem ortak bir noktaya varamadılar hem de kimi zaman fikrini belirten diğer ekip elemanlarına kırıcı davrandılar. bayan elemanlar ortaya üşüşen beyler yüzünden iç halkaya, dolayısıyla çözüme ortak olamadılar. ipuçlrını değerlendirirken kağıt üstünde -abartısız- beş ayrı notasyon gezindi ve muazzam bir zaman kaybı oluştu. hepsi biraraya gelince oyunun ilk yarısındaki avantajımızı kaybettik ve çözümü ik bulduğunu açıkl"ayan ekip olamadık. yine de doğru çözüme ulaştık, ki çözümün içinden çıktığı şartlar gözönünde bulundurulduğunda hiç de fena değilmişiz diyebilirim. eğitim iyiydi, otel ve yemekler vasattı. göl çevresinde dolaşacak zaman bulamamış olmak kötüydü. en güzeli ise departman içinde hem kaynaşma hem de halen devam eden bir pozitif hava yakalanması. düşünsenize, grup müdürlerimizden biri her karşılaştığımızda "başkanım nasılsın?" diyor :P
derneğin ilk olağan genel kurulunu yaptık. yönetim kurulunu 1. ('00) ve 2. ('01) mezunlar oluşturdu. başkanımız can. pr/er işleri özge'den, finans samet'ten, it de ertan'dan sorulacak. şahin'in hangi işin boş kalfası olduğunu unuttum. denetmenlerimiz de caner, selçuk ve volkan turan. çok işimiz var. bana daha çok it kısmında iş düşecek tabii. okulu da şöyle bir kolaçan ettim, her zamankinden daha bi' umutlu ayrıldım.
şu sıralar da beni sinirden köpür köpür köpürten bir işle uğraşıyorum. bildirim yapmakla yükümlü olduğumuz bir kamu kuruluşunun talep ettiği kimi bilgileri yine onların istediği formatta hazırlayacak bir program. yalnız "format" olarak verdikleri şey evlere şenlik. adres konusunda mesela herşey kodlanmış; il kodu, ilçe kodu, ülke kodu falan, herşey var. süper yani. suudi arabistan'ın, ingiltere'nin, londra'nın da ilçe kodu olduğunu söylersem durum daha iyi anlaşılacaktır ki, söyledim, rahatladım. zaten çok kolay sinirleniyorum şu sıra, iyi değil.
geçen ayın başında, soruşturduğumda hiç de sık yapılmadığını öğrendiğim bir etkinliğe katıldım; departmanın yarısı iki otobüse doluşup abant'a eğitime gittik. eğitim deyince, eğitim haftasonu olunca ve katılım da zorunlu olunca iki gün boyunca sıkıntıdan sıkıntı beğeneceğimi düşünüyordum. açıkçası ilk kez herhangi bir konuda yanıldığımdan dolayı memnunum. eğitim de takım çalışması yetkinliklerini geliştirme ve departman için grupları kaynaştırma amaçlıydı zaten. kaynaşmakta üstümüze yoktur tabii :P programda ne vardı? önce her gruba kocamanından bir storyboard kağıdı verildi ve departmanı hangi yemeğe, şarkıya, filme, otomobile, ünlüye, vs. benzettiğimizi, daha sonra sunmak üzere çizmemiz istendi. şunları bulduk:
- şarkı: "bir teselli ver"; iş yoğunluğunun yarattığı her acının tiryakisi olmuş biz mecnunların samimi dileği.
- yemek: patlıcan oturtma; yapımı emek istediğinden ve kendi halinde acı olabilen bir şeyin fena halde lezzetli bir şeye dönüşmesi hikayesini özetlediği için.
- film: "rambo iii"; hassas bir operasyon birimiyz ve bankanın diğer birimlerinin üzerinde iş geliştirdiği platformları hazırlıyoruz. yapılan hataların da etkisi büyük oluyor haliyle. kim attığı okla helikopter düşürebilir ki rambo'dan başka?
- otomobil: doğan görünümlü şahin; yorum yapmaya bile gerek yok, legacy sistemler...
- ünlü: hülya avşar; magazin basını için onunla da olmuyor, onsuz da olmuyor.
- bitki: çam ağacı; her dem yeşil, reçinesi fıstığı falan var, öyle böyle değil.
- hayvan: bukalemun: her duruma uyum sağlar, bir gözü içerideyken diğeri dışarıdadır :)
- eşya: isviçre çakısı; bariz.
işin sunumu bendenize düştü ve -alçakgönüllü davranamayacağım- ortalığı kırıp geçirdim desem yeridir. sunum sahnesinden inerken acayip alkış koptu, diğer sunumların girişlerinde epey bir teşekkür aldım. hala arada kulede karşılaştığım insanlar bana yazılım geliştirme ekibinde harcandığımı söylüyorlar ;P insanların yüzünü güldürmek güzel şey de, şimdilik sevdiğim işi yapıyor olmak daha güzel. değerlendirebileceğim stand-up teklifleri gelene kadar yani, şimdilik (zuhaha).
sonrasında gazete kağıdından belli kurallara uyan (ayaklar arası açıklık falan) bir köprü yaptık ama dereceye giremedik. köprünün adının "veli göçer memorial bridge" olmasının bir etkisi oldu sanırsam. akabinde bir takım egzersizi vardı. ayak basmanın yasak olduğu 3 x 3 metrelik bir alanın en uzak kısmına bırakılan ipuçlarını toplayıp ortaya çıkan mantık bulmacasını çözmek gerekiyordu. ipuçlarını gayet güzel topladık. üç kişi dizleri alanındışında kalacak şekilde elleri üzerinde diz çöktü, onların sırtlarına ayakları gelecek şekilde iki kişi, aynı yöntemle de en uca bir kişiyi ipuçlarına doğru koordineli bir biçimde kaydırdık ve diğer gruplardan önce ipuçlarını elde ettik. buradan sonrası ise tam bir karmaşaydı. ipuçları elden ele gereksiz dolaştı, ekipteki "büyük abiler" kontrolü ellerine almaya çalışırken hem ortak bir noktaya varamadılar hem de kimi zaman fikrini belirten diğer ekip elemanlarına kırıcı davrandılar. bayan elemanlar ortaya üşüşen beyler yüzünden iç halkaya, dolayısıyla çözüme ortak olamadılar. ipuçlrını değerlendirirken kağıt üstünde -abartısız- beş ayrı notasyon gezindi ve muazzam bir zaman kaybı oluştu. hepsi biraraya gelince oyunun ilk yarısındaki avantajımızı kaybettik ve çözümü ik bulduğunu açıkl"ayan ekip olamadık. yine de doğru çözüme ulaştık, ki çözümün içinden çıktığı şartlar gözönünde bulundurulduğunda hiç de fena değilmişiz diyebilirim. eğitim iyiydi, otel ve yemekler vasattı. göl çevresinde dolaşacak zaman bulamamış olmak kötüydü. en güzeli ise departman içinde hem kaynaşma hem de halen devam eden bir pozitif hava yakalanması. düşünsenize, grup müdürlerimizden biri her karşılaştığımızda "başkanım nasılsın?" diyor :P
derneğin ilk olağan genel kurulunu yaptık. yönetim kurulunu 1. ('00) ve 2. ('01) mezunlar oluşturdu. başkanımız can. pr/er işleri özge'den, finans samet'ten, it de ertan'dan sorulacak. şahin'in hangi işin boş kalfası olduğunu unuttum. denetmenlerimiz de caner, selçuk ve volkan turan. çok işimiz var. bana daha çok it kısmında iş düşecek tabii. okulu da şöyle bir kolaçan ettim, her zamankinden daha bi' umutlu ayrıldım.
Wednesday, December 19, 2007
bendaly ailesi iyi günler diler
sözlük'te yaran youtube videoları başlığına geldim, gördüm, yarıldım. buraya eklemesem ayıp olurdu.
"do you love me"
"alo alo"
"shreena breena"
eşsiz :P bu arada son blog kastırımımdan beri bayaa bi'şey oldu, onu da sonra anlatırım. ya o mualla'yı sandala atıp "ruhunda hicranını" söyletme hikayesi?
"do you love me"
"alo alo"
"shreena breena"
eşsiz :P bu arada son blog kastırımımdan beri bayaa bi'şey oldu, onu da sonra anlatırım. ya o mualla'yı sandala atıp "ruhunda hicranını" söyletme hikayesi?
Tuesday, November 6, 2007
ortaya karışık benim şu halim
haber bültenine döndüm, ana başlıklarım da şöyle:
iş güç: accenture ile yaptığımız işte, işi onlardan devraldık, deyim yerindeyse yola katırlara devam edeceğiz. iş sırasında beklediğim her türlü olası gecikme nedeni bir bir gerçeğe dönüştü. mesela, değişkenlerdeki dil uyumsuzluğu önemli bir faktör imiş. dokümantasyonda önemli bir problem yoktu, yalnız offshore ekibinin bunları izlemekte ve uygun kodu yazmakta başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. mantık yürütmede ya da yazılı olması gerekmeyen, altmetinde bulunduğu halde "buradayım ulan ben!" diye bağıran detayları görmede çok ama çok zayıftılar. en kötüsü, birçok şeyi kendilerine yaptırmak gereksiz derecede zordu. öncelikle hiçbirşeyi ilk söyleyişte yapmıyorlar, yapıyorlarsa da ilk seferde doğru yapmıyorlar. testlerde bir adımı tekrar etmelerini istediğimizde (mainframe loglarına düşsün diye) "yahu şurada response xml'i var oradan bak işte" falan diyorlar ki gidiş dönüş bir manila bileti alıp alayına dalmak istiyor bünye, yalnız uçağa budaklı meşe odunu almazlarsa boşa gider seyahat. e tabi aldı beni bi' düşünce. onlarla çalıştığımız sürede mana veremediğim bir sürü şey oldu, ama herhalde en önemlisi onların yazdıkları, yani birinci derecede sorumlu oldukları servislerle ilgili testleri yine onların yapması ve gerekli düzeltmeleri benim yapmak zorunda kalmamdı. bu arada bir de hediye göndermişler, ahşaptan mızraklı kalkanlı bir kabile amcası.

bana bi'şeyler anlatmak istemişler, ama anlayamadım ben. imdat da imdat, yardım da yardım.
şimdi onların bıraktığı yerden devam edeceğiz ama birçok zorun mevcut. test ortamında uygulama sunucusu aklına estikçe mola veriyor, diğer testler sırasında millet kafasına göre db indiriyor, region kapatıp açıyor. etrafına servis yazılmış bir transaction'da değişiklik yapıldığında servis işe yaramaz hale geliyor. her durumda konu kurum içi iletişim eksikliğinden kaynaklanıyor. bu konunun çözümü yukarıdan gelmeli, ama durumdan, daha doğrusu durumun vehametinden haberdarlar mı bilemiyorum. testçilere ise ayrıca sözüm var. evet, size laflar hazırladım! yahu hafızanız yok mu sizin? sorunların çözümüyle beraber bu işi de mi bize delege ettiniz? her seferinde "bunu size şu tarihte anlatmıştım" deyip o günkü maili forward'lamaktan gına geldi. "şu hatayı alıyorum, neden olabilir?" diye sormayın arık, öğrenmiş olmanız gerekirdi. üç ay önce.
29 ekim: 29 ekim tatilini fırsat bilip inanç'a gittim ve her zamanki gibi çok iyi geldi. iyi geldi gelmesine de, birçok soruyla ayrıldım yine. bunlara bu kısmın sonuna doğru değineceğim. okul günlerden pazartesi olmasına rağmen bomboştu; bir kısım eleman gebze'deki törenlerde, önemli bir nüfus da tüyap kitap fuarı'ndaydı. öğretmenlere de liderlik semineri düzenlemişler, hepsi oradaydı. caner'le (caner hoca mı desek?) gelmeden önce sözleşmiştik, rahatsızlığını (ki gerçekten rahatsızdı) bahane edip seminerin devamına katılmadı ve görüşme fırsatımız oldu. görüşmeden çok bir nostaljik yükleme oldu asılnda bu, çünkü caner'de mezun olduğumuz yıl çıkamayan yıllıktan kalanlar vardı. hala sağlam kaldığına açıkçası şu an bile inanamıyorum. okulun türkçe öğretmenlerinden -ve iflah olmaz bir floydian!- hüseyin uskan bulmuş yıllığı, tabi kimbilir hangi paspasın altından çıktı... baktıkça afalladım, baktıkça zenginleştim, gözlerime bir buğu çöktü. anılar, olaylar, en çok da birlikteyken değeri anlaşılmayan, şimdi dört bir yana saçılmış güzel insanlar; özlenenler, beklenenler... uzun uzun konuştuk. "ya şu olmuştu, bunu yapmıştık, şu da gelmişti, hey gidi" laflarını duymaktan caner'in kedisi sıkılmıştı herhalde ki orayı burayı cormalıyordu sürekli. burada furup kediden bahsetmek lazım. elemanın kendisi yürüyen nostalji, adı efes. mr. bower'ın (rip) kedileri f ve s'i bilenler şu anda "aaaa" diyorlar tabii :P terbiyesizin, şerefsizin önde gideni, herşeyden önce de acayip hareketli. ben ki kedi ve birçok diğer hayvanata pak yaklaşmam -sevmiyorum işte!- efes'in sağımdan solumdan dolaşmasına izin verdim. kendini sevdiriyor yani. hazır gelmişken caner'i öğrencilerine sorayım dedim, 5 popüler cevap aldım; stilini seveceklerini ama sadece hakedenin sağlam not alabileceğini söylüyordum, "eğer caner'i tanıyorsam" diye ekleyerek tabii. yanılmamışım. neyse, kısa süre içinde yapabildiğim kadar gözlem yapmaya çalıştım okul hakkında. söylemem gereken ilk şey öğrenciler ile ilgili; daha önceki yıl grupları mezunlarla konuşmak, iletişim kurmak için şimdiki sıpalar kadar istekli değillerdi sanki. bu yönde bir değişim görmek güzel. her gidişimde aklımı hafsalamı tahriş eden şey bu kez de rahatsız etti beni: tev elindeki pahalı oyuncağı ile ne yapacağına bir türlü karar veremiyor! mesela, neden IB'ye geçildiğini hala anlayabilmiş değilim. kalburüstü liseler klasmanına (ki biz bıraktığımızda oradaydık diye hatırlıyorum) girme hamlesi mi? o zaman (doğrulamadım, duyumdur) robert niye IB'den çıktı? bu tür hamlelerle sadece bir "me-too" okulu olunabileceği görülemiyor mu? onu geçtim, okulun eğitsel (öğretmenler dahil) ve teknolojik donanımı IB ya da herhangi bir "özellikli program"ı aktif olarak destekleyebilecek durumda mı? öğrencileri olası tüm kulvarlarda koşturmak ne derece mantıklı? onları "kuantum yarış atları"na dönüştürerek bunu başarabilirsiniz ve evet, bu sayede aynı anda tüm kulvarlarda koşabilirler ama schrödinger amcam der ki bunlar at falan olmaz, olsa olsa kapalı kutudaki kedi olur, kutuyu açmadan (bir kati seçim yapmadan) içindekinin canlı olup olamdığını bilemezsin. işbu halde kediyi kutudan öyle ya da böyle canlı çıkaracak bir rehberlik ofisin var mı? okulun kendine özgü özelliklerini ortaya çıkracak özel bir müfredat tev gibi mütevelli heyetinin nüfuzu muazzam olan kırk yıllık bir vakfın gücüyle talim terbiye'ye onaylatılamaz mı? ayrıca okulun -isteyen nostomani diyebilir- eski zamanlarında, şu ankinden daha da eksik imkanları içinden diğer okullarla çok rahat kapışabilen -nostomaniden sidik yarışına geçiyorum- öğrenciler çıkıyordu. bu noktada -ki ceteris paribus demek isterdim ama imkanların gün geçtikçe geliştiği muhakkak- sorulması gereken en önemli ve can acıtıcı soru şu: acaba okulun şu anki öğrenci seçim yöntemi eski sisteme göre ne durumda? bunların irdelendiği bir arama konferansı acilen düzenlenmeli.
wired: ağustos ayınan beri wired dergisine uluslararası aboneliğim var. türkiye'deki dağıtıcısı dünya süper dağıtım'ın verdiği fiyatın beşte üçüne geldiğinden iyi bir alışveriş gibi gelmişti ilk başta, yalnız sadece ilk sayı zamanında geldi. hoş, diğer sayıların gelmediğini bildirdiğimde biraz mırın kırın etseler de süreyi uzatarak telafi ettiler ama ekim sayısı hala gelmemekle beraber eylül sayısı da ekim sonunda geldi. ekim ayının sonunda! ayıp diye birşey var yani. ayrıca adres değişiklikleri bile 6-8 hafta arasında işleme alınıyormuş. çüş! insanın wired gibi herşeyin en yenisinden, en güncelinden haber veren bir derginin abonelik servisinin bu kadar hantal olmasını kabul etmesi mümkün değil. bu ayki sayı da geç teslim tarihine kadar gelmezse abonelikten çıkıyorum. iğrençsin wired, çok leşsin conde nast.
robot: işten güçten ıvırdan zıvırdan hobiye projeye pek zaman kalmıyor ne yazık ki. yine de yapmayı planladığım robot için ufaktan aprça topluyorum. türkiye'de birçok şey gibi gereksiz pahalı satıldığından amerika'dan (eBay üzerinden) iki tane gps alıcısı aldım. robotun konumlanmasında ve -yapabilirsem- belli waypoint'leri izlemesinde yardımcı olacak bunlar. cihazları dış ortamda denedim, hassasiyetlerinden memnun kaldım. hatta etkilendim bile denebilir. iç mekanda ise ne evin içinde, ne de kule'de asma katın oradan sinyal alabildim; alabilseydim tam süper olacaktı. şimdi iş gps verisinin robot yazılımınca okunabilmesinde kullanılacak bir api bulmakta. geoframeworks diye bir yerin gps.net adlı bir ürünü var ama 300 dolar da vermek istemiyorum bu iş için, o yüzden open source bir alternatif arıyorum. sonraki adımlar ise yüksek torklu dc motorları bulmak ve bunları bilgisayar ile arayüzlemek. gps'den başka sensörler de gerekecektir; en basitinden bir webcam konulup ajanlığa başlanabilir mesela. sonrasında ısı, nem, etrafındaki cisimlere çarpmadan ilerlemesi için erim sensörleri de eklenebilir. tamamına eremeyen işlerim arasına kesinlikle girmeyecek bu iş; dikkat edeceğim en önemli şey bu olacak.
loto: kumarbaz madrabaz (ve bilgisayar sahibi) türk insanlarının kullanımı için bir loto kuponu yazım programı yazmaya giriştim. sayısal loto kuponunun ölçümleriyle başladım işe ve ilginç birşey ile karşılaştım.; SI birimlerinin kullanıldığı türkiye'de oynatılan bir oyunun kuponunun ve üzerinde işaretlenecek alanların boyutları hep inç cinsinden. ithal ürün kendi ölçü birimlerini de yanında taşıyor anlaşılan. tabi olması gereken, mili piyango'nun aynı normal piyango biletleri için yaptığı gibi bilyoner üzerinden rakam satıyor olması ama loto konusunda yaptıkları anlaşmalar milli piyango'nun alternatif satış kanalları kullanmasını engelliyor olabilir.
böyleyken böyle. özetle ben iyiyim, siz nasılsınız?
iş güç: accenture ile yaptığımız işte, işi onlardan devraldık, deyim yerindeyse yola katırlara devam edeceğiz. iş sırasında beklediğim her türlü olası gecikme nedeni bir bir gerçeğe dönüştü. mesela, değişkenlerdeki dil uyumsuzluğu önemli bir faktör imiş. dokümantasyonda önemli bir problem yoktu, yalnız offshore ekibinin bunları izlemekte ve uygun kodu yazmakta başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. mantık yürütmede ya da yazılı olması gerekmeyen, altmetinde bulunduğu halde "buradayım ulan ben!" diye bağıran detayları görmede çok ama çok zayıftılar. en kötüsü, birçok şeyi kendilerine yaptırmak gereksiz derecede zordu. öncelikle hiçbirşeyi ilk söyleyişte yapmıyorlar, yapıyorlarsa da ilk seferde doğru yapmıyorlar. testlerde bir adımı tekrar etmelerini istediğimizde (mainframe loglarına düşsün diye) "yahu şurada response xml'i var oradan bak işte" falan diyorlar ki gidiş dönüş bir manila bileti alıp alayına dalmak istiyor bünye, yalnız uçağa budaklı meşe odunu almazlarsa boşa gider seyahat. e tabi aldı beni bi' düşünce. onlarla çalıştığımız sürede mana veremediğim bir sürü şey oldu, ama herhalde en önemlisi onların yazdıkları, yani birinci derecede sorumlu oldukları servislerle ilgili testleri yine onların yapması ve gerekli düzeltmeleri benim yapmak zorunda kalmamdı. bu arada bir de hediye göndermişler, ahşaptan mızraklı kalkanlı bir kabile amcası.
şimdi onların bıraktığı yerden devam edeceğiz ama birçok zorun mevcut. test ortamında uygulama sunucusu aklına estikçe mola veriyor, diğer testler sırasında millet kafasına göre db indiriyor, region kapatıp açıyor. etrafına servis yazılmış bir transaction'da değişiklik yapıldığında servis işe yaramaz hale geliyor. her durumda konu kurum içi iletişim eksikliğinden kaynaklanıyor. bu konunun çözümü yukarıdan gelmeli, ama durumdan, daha doğrusu durumun vehametinden haberdarlar mı bilemiyorum. testçilere ise ayrıca sözüm var. evet, size laflar hazırladım! yahu hafızanız yok mu sizin? sorunların çözümüyle beraber bu işi de mi bize delege ettiniz? her seferinde "bunu size şu tarihte anlatmıştım" deyip o günkü maili forward'lamaktan gına geldi. "şu hatayı alıyorum, neden olabilir?" diye sormayın arık, öğrenmiş olmanız gerekirdi. üç ay önce.
29 ekim: 29 ekim tatilini fırsat bilip inanç'a gittim ve her zamanki gibi çok iyi geldi. iyi geldi gelmesine de, birçok soruyla ayrıldım yine. bunlara bu kısmın sonuna doğru değineceğim. okul günlerden pazartesi olmasına rağmen bomboştu; bir kısım eleman gebze'deki törenlerde, önemli bir nüfus da tüyap kitap fuarı'ndaydı. öğretmenlere de liderlik semineri düzenlemişler, hepsi oradaydı. caner'le (caner hoca mı desek?) gelmeden önce sözleşmiştik, rahatsızlığını (ki gerçekten rahatsızdı) bahane edip seminerin devamına katılmadı ve görüşme fırsatımız oldu. görüşmeden çok bir nostaljik yükleme oldu asılnda bu, çünkü caner'de mezun olduğumuz yıl çıkamayan yıllıktan kalanlar vardı. hala sağlam kaldığına açıkçası şu an bile inanamıyorum. okulun türkçe öğretmenlerinden -ve iflah olmaz bir floydian!- hüseyin uskan bulmuş yıllığı, tabi kimbilir hangi paspasın altından çıktı... baktıkça afalladım, baktıkça zenginleştim, gözlerime bir buğu çöktü. anılar, olaylar, en çok da birlikteyken değeri anlaşılmayan, şimdi dört bir yana saçılmış güzel insanlar; özlenenler, beklenenler... uzun uzun konuştuk. "ya şu olmuştu, bunu yapmıştık, şu da gelmişti, hey gidi" laflarını duymaktan caner'in kedisi sıkılmıştı herhalde ki orayı burayı cormalıyordu sürekli. burada furup kediden bahsetmek lazım. elemanın kendisi yürüyen nostalji, adı efes. mr. bower'ın (rip) kedileri f ve s'i bilenler şu anda "aaaa" diyorlar tabii :P terbiyesizin, şerefsizin önde gideni, herşeyden önce de acayip hareketli. ben ki kedi ve birçok diğer hayvanata pak yaklaşmam -sevmiyorum işte!- efes'in sağımdan solumdan dolaşmasına izin verdim. kendini sevdiriyor yani. hazır gelmişken caner'i öğrencilerine sorayım dedim, 5 popüler cevap aldım; stilini seveceklerini ama sadece hakedenin sağlam not alabileceğini söylüyordum, "eğer caner'i tanıyorsam" diye ekleyerek tabii. yanılmamışım. neyse, kısa süre içinde yapabildiğim kadar gözlem yapmaya çalıştım okul hakkında. söylemem gereken ilk şey öğrenciler ile ilgili; daha önceki yıl grupları mezunlarla konuşmak, iletişim kurmak için şimdiki sıpalar kadar istekli değillerdi sanki. bu yönde bir değişim görmek güzel. her gidişimde aklımı hafsalamı tahriş eden şey bu kez de rahatsız etti beni: tev elindeki pahalı oyuncağı ile ne yapacağına bir türlü karar veremiyor! mesela, neden IB'ye geçildiğini hala anlayabilmiş değilim. kalburüstü liseler klasmanına (ki biz bıraktığımızda oradaydık diye hatırlıyorum) girme hamlesi mi? o zaman (doğrulamadım, duyumdur) robert niye IB'den çıktı? bu tür hamlelerle sadece bir "me-too" okulu olunabileceği görülemiyor mu? onu geçtim, okulun eğitsel (öğretmenler dahil) ve teknolojik donanımı IB ya da herhangi bir "özellikli program"ı aktif olarak destekleyebilecek durumda mı? öğrencileri olası tüm kulvarlarda koşturmak ne derece mantıklı? onları "kuantum yarış atları"na dönüştürerek bunu başarabilirsiniz ve evet, bu sayede aynı anda tüm kulvarlarda koşabilirler ama schrödinger amcam der ki bunlar at falan olmaz, olsa olsa kapalı kutudaki kedi olur, kutuyu açmadan (bir kati seçim yapmadan) içindekinin canlı olup olamdığını bilemezsin. işbu halde kediyi kutudan öyle ya da böyle canlı çıkaracak bir rehberlik ofisin var mı? okulun kendine özgü özelliklerini ortaya çıkracak özel bir müfredat tev gibi mütevelli heyetinin nüfuzu muazzam olan kırk yıllık bir vakfın gücüyle talim terbiye'ye onaylatılamaz mı? ayrıca okulun -isteyen nostomani diyebilir- eski zamanlarında, şu ankinden daha da eksik imkanları içinden diğer okullarla çok rahat kapışabilen -nostomaniden sidik yarışına geçiyorum- öğrenciler çıkıyordu. bu noktada -ki ceteris paribus demek isterdim ama imkanların gün geçtikçe geliştiği muhakkak- sorulması gereken en önemli ve can acıtıcı soru şu: acaba okulun şu anki öğrenci seçim yöntemi eski sisteme göre ne durumda? bunların irdelendiği bir arama konferansı acilen düzenlenmeli.
wired: ağustos ayınan beri wired dergisine uluslararası aboneliğim var. türkiye'deki dağıtıcısı dünya süper dağıtım'ın verdiği fiyatın beşte üçüne geldiğinden iyi bir alışveriş gibi gelmişti ilk başta, yalnız sadece ilk sayı zamanında geldi. hoş, diğer sayıların gelmediğini bildirdiğimde biraz mırın kırın etseler de süreyi uzatarak telafi ettiler ama ekim sayısı hala gelmemekle beraber eylül sayısı da ekim sonunda geldi. ekim ayının sonunda! ayıp diye birşey var yani. ayrıca adres değişiklikleri bile 6-8 hafta arasında işleme alınıyormuş. çüş! insanın wired gibi herşeyin en yenisinden, en güncelinden haber veren bir derginin abonelik servisinin bu kadar hantal olmasını kabul etmesi mümkün değil. bu ayki sayı da geç teslim tarihine kadar gelmezse abonelikten çıkıyorum. iğrençsin wired, çok leşsin conde nast.
robot: işten güçten ıvırdan zıvırdan hobiye projeye pek zaman kalmıyor ne yazık ki. yine de yapmayı planladığım robot için ufaktan aprça topluyorum. türkiye'de birçok şey gibi gereksiz pahalı satıldığından amerika'dan (eBay üzerinden) iki tane gps alıcısı aldım. robotun konumlanmasında ve -yapabilirsem- belli waypoint'leri izlemesinde yardımcı olacak bunlar. cihazları dış ortamda denedim, hassasiyetlerinden memnun kaldım. hatta etkilendim bile denebilir. iç mekanda ise ne evin içinde, ne de kule'de asma katın oradan sinyal alabildim; alabilseydim tam süper olacaktı. şimdi iş gps verisinin robot yazılımınca okunabilmesinde kullanılacak bir api bulmakta. geoframeworks diye bir yerin gps.net adlı bir ürünü var ama 300 dolar da vermek istemiyorum bu iş için, o yüzden open source bir alternatif arıyorum. sonraki adımlar ise yüksek torklu dc motorları bulmak ve bunları bilgisayar ile arayüzlemek. gps'den başka sensörler de gerekecektir; en basitinden bir webcam konulup ajanlığa başlanabilir mesela. sonrasında ısı, nem, etrafındaki cisimlere çarpmadan ilerlemesi için erim sensörleri de eklenebilir. tamamına eremeyen işlerim arasına kesinlikle girmeyecek bu iş; dikkat edeceğim en önemli şey bu olacak.
loto: kumarbaz madrabaz (ve bilgisayar sahibi) türk insanlarının kullanımı için bir loto kuponu yazım programı yazmaya giriştim. sayısal loto kuponunun ölçümleriyle başladım işe ve ilginç birşey ile karşılaştım.; SI birimlerinin kullanıldığı türkiye'de oynatılan bir oyunun kuponunun ve üzerinde işaretlenecek alanların boyutları hep inç cinsinden. ithal ürün kendi ölçü birimlerini de yanında taşıyor anlaşılan. tabi olması gereken, mili piyango'nun aynı normal piyango biletleri için yaptığı gibi bilyoner üzerinden rakam satıyor olması ama loto konusunda yaptıkları anlaşmalar milli piyango'nun alternatif satış kanalları kullanmasını engelliyor olabilir.
böyleyken böyle. özetle ben iyiyim, siz nasılsınız?
Labels:
accenture,
hobi,
inanç lisesi,
iş,
kekremsi,
proje,
zamansızlık
Subscribe to:
Comments (Atom)